8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Medeni  Yasa  ve Ceza Yasası gibi temel yasalarda önemli değişiklikler yapılsa da kadına yönelik şiddet, ayrımcılık,bir türlü azalmıyor. Kadın erkek eşitliği ve adalet eşitliği sadece yasalarla gerçekleşmez. Bunun  tarihsel, sosyolojik nedenleri vardır. En önemli neden; erkek egemen kültüründen, ataerkil kalıntılardan kurtulmayışımız ve eğitim anlayışımızdır.

Bu hafta yöneticiler hamasi nutuklar atarak “Kadın Çiçektir, Böcektir”, “Kadın Güzeldir”, “Kadın Gül’dür” , “Kadın Baş Tacımızdır” diyecekler. Kadını ana gibi, çiçek gibi gül gibi güzel yapan şey saçı, gözü, vücudu değildir. Kadını asıl güzel yapan şey fedakarlığı, sorumluluğu, sevgisi ve anlayışıdır. Sevginin, paylaşımın, sıcaklığın en güzelini yaşatan kadın duygusudur, kadın yüreğidir.


Elbette kadın ve erkek arasında genetik, biyolojik farklılıklar vardır. Kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıklar dışında kadın ve erkek kimliğinin toplumsal rollerde eşit davranılmadığı sorunu var. Buna “Toplumsal Cinsiyet” ayrımcılığı deniliyor. Yasalar önünde kadın ve erkeğe eşit davranılıyor ise, aile ve toplum içinde kadın ve erkeğin kaynak ve olanaklardan eşit yararlanması sağlanıyorsa, fırsat ve sorumluluklar adil bir biçimde dağıtılmış ise toplumsal cinsiyet eşitliğinden söz edebiliriz.

Birleşmiş Milletler’deki Kadın Komitesinin çalışmalar, insan hakları savunucuları, bu alandaki aktivistlerin çalışmaları sonucunda kadın haklarının anayasası olan CEDAW’ın (Kadına Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) Birleşmiş Milletler Üyesi devletlerce kabulü kadın haklarının elde edilmesi açısından bir milattır. Türkiye de kadına yönelik şiddetin tasfiyesi bildirgesini imzalamıştır.

Toplum bilimciler, sosyal antropologların araştırmalarına göre ilkel toplumlardan itibaren kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin var olduğu görüşündeler. İnsanlık tarihinde çok tanrılı dönemlerde kadının konumu farklı görülüyor. Örneğin kadın tanrılar var. Sonra toprağa “Ana” denmiş. “Toprak Ana” doğurganlığı ve üretimi simgeliyor. “Diğerlerini” bünyesinde barındırıyor. Tek tanrılı ( Hristiyanlık, Musevilik, İslamiyet) dinlerde yaradılışları farklılık gösterse de var oluşun kaynağı olarak bildirilen ilk erkek ve ilk kadın Adem ile Havva. Topraktan yaratılan Adem, Havva’nın ısrarı yüzünden kendilerine yasaklanmış olan elmayı yiyince ikisi de cennetten kovulurlar. İnanç tartışılmaz, yargılanmaz, kutsaldır, inanılır. Ama ortak olan erkek egemen toplum öğretisi giderek güçlendiğinden kadın hep ikinci planda kalıyor.

Gerçekten kadın, toplumsal hayatta erkek kadar yer almamalı mı? Neden?  Yaşadığımız teknolojik devrim çağında tarihin tekerleğinin geriye doğru dönmeyeceği , kadınların kamusal hayattan ve üretimden koparılmasının mümkün olmadığı görülmüyor mu? Kentte ve kırda kadın emeği; kadının aile içindeki karşılıksız emeği, kadın istihdam oranının düşüklüğü, cinsiyete dayalı ücret eşitsizliği gibi pek çok sorun var. Kadının eğitim yoluyla düşüncesinin gelişmesi, politikleşmesi, aklının güçlenmesi, kadın haklarının savunulmasında belirleyicidir. Çünkü kadına şiddet zihinlerdeki karanlıktan besleniyor.

Bir ulus ilerlemek, kalkınmak ve uygarlaşmak istiyorsa; kadınlar iş yaşamında, sosyal yaşamda, siyasi yaşamda var olmalıdırlar. Bu var oluş kadınların mücadelesi ve insanlığın gelişimi ile doğru orantılıdır. Arkasında kendisine destek olmayan bir kadını olmayanlar hiçbir mücadelede başarılı olamazlar. Tüm kadınlarımızın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kutlu Olsun.