PASVAK, “VEREN ELİN ALAN ELİ GÖRMEDİĞİ” KURUM

Denizli’de, “VEREN ELİN ALAN ELİ GÖRMEDİĞİ” Pamukkale Sağlık Eğitim Vakfı’nın doğuş hikayesini sizinle paylaşmak istiyorum. PASVAK, 1200 aileye üç çeşit sıcak yemek veren bir sistemim kurulduğu vakıftır. PASVAK’ı ayakta tutan ve gelişmesine katkı sağlayan “BU YERDE SİYASET, TİCARET VE HER TÜRLÜ İDEOLOJİK MÜNAZARA YAPILAMAZ” sloganıdır. PASVAK’a destek olan Denizlili hayırseverler işte bu slogandan dolayı güven duyuyor...

İşte; PASVAK’ın
“AŞ OTOBÜSÜ” ile başlayan başarı hikayesi…

13 -14 yaşlarında idim. Onu, ilk kez evimizin arka tarafında bulunan Sücüllü Sahası’nda tanıdım. Bu saha tüm mahalle çocuklarının futbol oynama yeri idi. O yıllarda çok büyük gelirdi gözüme. Bahar aylarında kendiliğinden oluşan çayırda top oynaması çok zevkli olurdu. Yaz ayları geldikçe klasik toprak sahaya dönüşür ve düşünce her yerimiz parçalanırdı.

Gürcan Mahallesiydi mahallemiz. (Nedense şimdi 15 Mayıs Mahallesi oldu.) Ama halk arasında
“Ördek Mahallesi” diye anılırdı. Çünkü bütün sokaklarından arıklar akar ve bu arıklarda mahallelinin beslediği ördekler bolca dolaşırdı. Sücüllü sahasının da etrafında arıklar vardı, tabi her arık etrafında olan sazlıklar ve dalagan otları. Bu otlardan hep uzak dururduk, bir sürttü mü kaşınmaktan bütün günümüz zehir olurdu. Sahanın bir tarafı dalagan otu arık, diğer tarafı kerpiç yüksek bir duvar. Bunların çaprazında da üst üste iki taş konmuş kaleler. Kerpiç duvar tarafından oynarken duvar pası yapardık. Serbestti bizce. Ama arık tarafında top arığa kaçarsa taç olurdu. Biz de dalagan ve arıktan çekindiğimizden, daha dikkatli olurduk.

Ben çok hızlı koşardım. Maçların oyuncuları önce iki takım kaptanını seçer sonra bu iki takım kaptanının aldım-verdim diye ayaklarını sırayla birleştirerek adım adım yürümesiyle, kimin ayağı en son gelirse o ilk önce takımın oyuncularını seçmeye başlardı. Tabi ilk önce seçen, o gün için kim en iyi oyuncu ise onu seçer ve baştan avantajlı hale gelirdi. 

“MAHALLENİN BAKKALINDAN GAZOZLAR İÇİLİRDİ”

Maçlar genellikle iddialı olur ve çoğunlukla zafer gazozuna olurdu. Yenilen takımdan paralar toplanır ve mahallenin bakkalından gazozlar alınıp, maç sonunda kavga çıkmadıysa, hep beraber içilirdi.

Bazı dostluklar kavgayla başlar denir ya, ben de onunla rakip takımların kaptanı olarak tanıştım. Karşılıklı aldım-verdim yaptık ayaklarımızla ve o gün bu bir çeşit kurayı, kimin kazandığını şu an hatırlamıyorum.

Karşılıklı çok iddialı iki takım seçtik. Takımlar sahanın küçüklüğü gereği 5-6 kişiden oluşurdu. Kavgalar da ya oyuncuların birbirine sert girmesinden ya da taş kale direklerinden geçen topun gol olup olmamasından çıkardı.

İşte bu durumda takım kaptanları devreye girer, faul olup olmadığını ya da gol olup olmadığını onlar konuşup, karar verir ve bütün oyuncular buna uyardı. Hakemsiz bir futbol oyunuydu.

Toplarımız genellikler mahalle çocuklarının kendi aralarında para toplayarak aldıkları içi siboplu, pembe renkli plastik balon şeklinde bir lastik bulunan dışı parça deri, bir futbol topuydu. 

Bu futbol topları patladıkça içi yama yapılır dışı da elle dikilerek tamir edilirdi. Böylece uzun süre kullanılırdı. En güzel top tamirini de Göçkün amca yapardı. Aynı zamanda spor malzemesi de satardı, şimdiki Lise Caddesi’nin başlangıcında.

Ayakkabılarımız genellikle lastik bez ayakkabı olurdu. Zengin çocuklarının altı kauçuk kramponları olurdu. Benim babam futbol oynamamı istemediğinden, benim ne topum ne de kramponum oldu. Ayakkabıları olanlar kramponları kopunca defalarca tamir ettirirdi. Bizim yaş grubumuz için bunlar sıradan şeylerdi. Bu günlere gelebilmemiz, bu modern imkanlara kavuşmamızın sebebi; Şimdiye kadar bizi yönetenler kim olursa olsun, tabii ki; Atamızın bize bıraktığı demokrasi ve Cumhuriyettir. (Yeni nesiller bilsin diye…)

İşte; biz Önder’le böyle bir zamanda, böyle bir ortamda, o günün şartlarında tanıştık, yani karşılıklı iki takımın kaptanı, hakemi, bileni olarak.

“DALAGAN OTLARI DOSTLUĞU PEKİŞTİRİR”

Biz iki rakip, maça başladık. Önder, zengin çocuğu, ailesinin tek oğlu. Hem ayakkabısı hem topu var. Benimse, anlattığım gibi işte. Ve maça başlıyoruz, bizim hırçın oğlan sahada, hepimiz topun peşinden deli danalar gibi koşuyoruz. Ara sıra faul oluyor. Biz onunla göz göze gelip kararları veriyoruz, golleri tartışıyoruz. Ama çok iddialı ve takımlar karşılıklı gol atıyor maçtan bir o takım, bir bu takım bir farkla öne geçiyor. İddia çoğaldıkça ortam geriliyor ve bir ikili mücadelede Önder’le beraber arığın içine düşüyoruz. Her tarafımız kir pas içinde dalagan otları her tarafımızı dağlamış, tabi biz de dalaşıyoruz. Ve maç orada, sonunu beklemeden bitiyor.

Sonra maçı seyreden ağabeylerimiz bizi ayırıyor ve kavga büyümeden bitiyor, ama konu kapanıyor sanmayın. Sadece iddia ve gazozlar kaynıyor. İşte bizim arkadaşlığımız ve dostluğumuz böyle başladı. Yıllarca dostumla, siz kazandınız biz kazandık diye bu şakadan gazoz tartışmasını yaptık. Yok siz ısmarlayacaktınız, bize borcun var falan diye. Dostumun bana hiçbir maddi ve manevi borcu yoktur. Allah rahmet eylesin. 

Konusu açılmışken, bir insana dostum, diyebilmek ne kadar güzel bir şey. Bence dostum diye hitap etmek, her seferinde
'SENİ SEVİYORUM' demektir. Dünyada ve ahrette kardeşimsin demektir. İnsanın hayatı boyunca, kaç tane dostum diyebileceği kişi çıkar karşısına?

Vefatının onuncu yılında da hatırlamak, anmak, geçirdiğimiz güzel günleri düşünmek mutluluk verici. Böyle bir dostluğu bilmeyenler, içlerinde sevgi olmayanlar bunu anlayamaz.

ÖNDER İZMİRLİOĞLU
, saf temiz inanç ile yardım etme duygusu gereği, aç kalanları doyurma ve yardım etme kısmı üzerine yoğunlaşmıştı. Bunu hep içinde sakladı ve planladı. Yaşamının her döneminde kötü günlerinde de bu konu hep bilinçaltında vardı. Bana rahmetli şöyle anlatmıştı;

“ÖNDER İZMİRLİOĞLU’NUN HAYALİ AŞ OTOSU YAPMAKTI”

Bir gün işyerinde iki arkadaşı ile otururken gazeteleri okuyormuş. O gün de gazeteler yine can sıkıcı haberlerle doluymuş. Ara sayfaları gözden geçirirken birden bir ihale ilanı dikkatini çekmiş. Bu ilanda THY'nin Apron tipi yolcu araçlarının ihale yolu ile satılacağı yazılıymış. Bunu görünce hemen zaten içinde yıllarca planladığı
“AŞ OTOSU” yapıp bu otobüsle insanlara yemek dağıtma fikri oluşmuş. İhale gününü heyecanla bekleyerek, konuyu araştırıp takip edip, İstanbul’a bu otobüsü almak için gitmiş. Onu tanıyanlar iyi bilir, bir şeye karar verdi mi, onu başarmadan ne olursa olsun peşini bırakmazdı.

İstanbul'a ihale günü bu aracı almak üzere gittiğinde, ne yazık ki ihale mafyası devreye girmiş ve kendisini taciz edip, maddi karşılık talep etmişler.
Önder de o günkü THY Müdürüne çıkıp, bu aracı neden almak istediğini, amacının ne olduğunu, hiç tanımadığı insanlara anlatmış. Bu konuda; onun ne kadar kararlı ve istekli olduğunu gerek “Aş Otosu’nun yapımında, gerek aşevinin kuruluşundan vefat edinceye kadar neler yapılacağını, nasıl heyecanla ve kararlılıkla anlattığını herkes bilir. 

İhaleyi yapan müdür ilk defa görüp tanıdığı kişiye inanıp, güvenip bu duruma ben bu ihaleyi iptal ediyorum deyip, ileri bir tarihe ertelemiş ve
Önder'e bir sonraki seferde ihaleye mafyanın girmemesi için, gerekli tedbiri alacağına söz vermiş. 

İhale gününü takip edip aylar sonra yine İstanbul'a gidip, tekrar ihaleye girmiş ve şu anda aşevinin arkasında duran otobüsü almaya hak kazanmıştır. Sonra tekrar ihalenin itiraz süresi bitince, otobüsü almaya yanında bir de otobüs şoförü tutarak aracı teslim almaya gitmiş.

“AŞ OTOBÜSÜ PASVAK’A BAĞIŞLANDI”

Ama ne yazık ki otobüsü almak bir dert, Denizli'ye getirmek ayrı bir dert. Havaalanlarında uçakla yolcu terminali arasında insan taşıyan yere yakın uzun bir araç. Uzun yolda kullanmak oldukça zor, üstelik plakasız. Otobüsü getirmek için yola çıkıyor ama bu sefer de trafik polisleri sorun oluyor, her yerde durduruluyor.
Önder konuyu anlatıyor. Kendisinin de Emniyetspor başkanı olmasının da yardımıyla Denizli Emniyeti’nden de desteği alarak her durduranı aratıyor. Velhasıl yavaş yavaş iki günde zahmetli bir yolculuktan sonra otobüs Denizli'ye ulaşıyor.

Trafiğe çıkabilmesi için, planları yapıyor. Bir taraftan da sanayiye çekip, bu plana göre değişiklikler yapılmaya başlanıyor.
(Bakınız pasvak.com / asevi sayfası). Böyle bir otobüs daha önce yapılmadığı için de tamir ve bakım işleri oldukça zor ve pahalı oluyor. Ama Önder bir an önce bitmesi için, işi gücü bırakıp otobüsle ilgilenmeye başlıyor. Elektrik aksamı, gece aydınlatması, el yıkama yeri, oturma yerleri, açılır kapanır tente daha neler neler. Sonunda otobüs çok güzel bir şekilde bitiyor.

Dışarıdan anlatması bu kadar basitmiş gibi görülebilir. İnanın böyle değil. Ne yazık ki otobüsün Denizli'ye gelip, bitinceye kadar geçen dönemde Önder işyerinde anlaşmalı olduğu firmayla mahkemelik oluyor ve doğal olarak maddi bakımdan bundan çok etkileniyor. Otobüsü bitirmek için annesinin kolundaki bilezikleri satıp kullanıyor. Bir taraftan mahkemelik olduğu firmayla uğraşıyor. Genellikle ve doğal olarak insanlar maddi durumları iyi zamanlarında yardım ederler. O, en kötü zamanında bu konuyu başarmak için bir mücadele vermiştir! Daha sonraları
Gültekin İzmirlioğlu babası adına bu otobüsü aşevine bağışlamıştır.

Bu mücadele sonucunda; bu otobüsün sayesinde aşevinin ilk temelleri atılmış ve kuşkusuz onun sayesinde başarılmıştır. Bu sebeplerin getirisi olarak, otobüs aşevinin sembolü olmuştur. Gelecek nesillere anlatılacak bir başarı öyküsü ve ders niteliğiyle beraber, somut bir müze objesidir. İşte bu sebeplerden bu yazının başlığı
“AŞ OTOBÜSÜ” dür. 

“AŞ EVİ BİR KIVILCIMDI”

Önder, başlangıçta, bu otobüs ile Denizli'de on merkez mahalle tespit edip, her gün sırayla bir merkeze gidip orada yemek dağıtmayı planlıyordu. Yemekleri de bir tabldot firmasından alıp 365 gün dağıtmak düşüncesindeydi. Yemek maliyetini de günlük gidecek masrafı bulup, herkese günlük olarak yemek parasını ödetip paylaştırmak istiyordu.

Gecemizi gündüzümüze bu konuya kafa yormaya başladık. Aş otosunu sadece iki defa sefer yaptırıp iki ayrı etkinlikle denedi. Otobüsün pratikte, bu düşünceyle ve bu şekilde kullanımının imkansız olduğunu gördük. Otobüsün bu hizmetin bir kıvılcımı olduğu bu konunun, ancak bir
AŞEVİ kurulması ile tam anlamıyla amacına ulaşacağına karar verdi.

Evet, çocukluğumuzdan beri düşündüğümüz ve bilinç altımıza yerleşen Aşevi sonunda açılmalıydı, ama nasıl? Ne
Önder'in ne de benim bunu başaracak ve sürekli kılacak maddi gücümüz yoktu. Devamlı konuşup çeşitli fikirler üretiyorduk. Bu konu kullanılmaya ve istismara çok açık bir konuydu. Bu yüzden kurulacak olan Aşevinde Ticaret, Siyaset ve her türlü ideolojik münazara yapılmamalıydı.

İşte; tam bu anda, bizce mucize gibi bir olay gerçekleşti. Vakıflar Bölge Müdürü Denizli'de aşevi açmak istediklerini, şartlara uygun bir dernek veya vakıf olursa maddi destek olacaklarını söyledi. O anda düşünün sevincimizi, kulaklarımıza inanamadık. Bu kadar sıkıntının, telaşın içinde Allah aşevinin başlangıçtaki maddi desteğini bir vesile ile vermişti.

“VE PASVAK’TAN SICAK YEMEKLER, İHTİYAÇ SAHİPLERİNE ULAŞTIRILMAYA BAŞLANDI”

Hayatım boyunca o gün ki
Aydın-Denizli yolundaki mutluluğumuzu unutmayacağım. Fakat aşevi konusunda öncelikli planlar yapıyordu. Denizli'nin Merkezi’ne yakın olmalıydı ve bir kaba atılan su damlası gibi dalga dalga şehrin diğer mahallelerine güçlenerek yayılmalıydı ve Bağbaşı'nı seçtik.

Sonra aşevi; bize değil, topluma mal olacak bir yapıya erişmeliydi. Bu bağlamda başarılı olmuş dernek veya vakıf aramaya başladık. Birkaç dernekle birebir konuşup, yönetim kurullarına katıldıysak da, başlangıç amaçlarının aşevi olmadığını söyleyerek (haklı olarak) kabul etmediler. Yinede her zaman yanımızda olduklarını belirttiler ve oldular da.

Pamukkale Sağlık ve Eğitim Vakfı
olarak kurulan (PASVAK) ve başlangıçta Pamukkale'de termal tesis yapmaya destek olma amaçlı bir vakıf mevcuttu. Bu vakfın başkanı PAÜ Rektörü Hasan Kazdağlı idi. Sembolümüz Aş Otosu yine görevini yapmıştı. En kısa zamanda mahkeme kararı ile vakfın şartları aşevine uygun hale getirildi ve yemek dağıtmaya başlar hale geldik. Ve başında her gün sabahtan akşama kadar Önder İzmirlioğlu vardı, kuruluş aşamaları zordur, temeller sağlam atılmalıydı…

Bu safhada birçok maddi ve manevi güçlükler çıktı, çıkarıldı. Hatta aşevinin açılmasını istemeyenler bile oldu. Bu kişiler şimdi unutuldu, fakat
Önder İzmirlioğlu yaptığı bu hizmetle gönüllerde yaşıyor, yaşamaya devam edecektir.

Amacım, bu şekilde kalıcı eserler bırakmaya insanları teşvik etmek ve herkesin bu çorbada bir tuzu olmasına fırsat vermeyi sağlamaktır. 

Bir insan bir şeyi yürekten yapmak istiyorsa ve bunun için çalışıyorsa, Allah yardım eder. Aşevi bunun somut kanıtıdır. Şükürler olsun Allah bizlere bunu nasip etti. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler. Vakfımızın bu kuruluş felsefesiyle, gelecek nesillere taşınması dileklerimle...

Bu öykü; Öner İzmirlioğlu’nun tohumlarını attığı Aş Evi’nin başarısını anlatıyor…

Önder İzmrlioğlu’nu saygıyla anıyoruz…

“PAMUKKALE’NİN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” ÇAĞRIMIZIN 572’NCI GÜNÜDÜR…

Hierapolis, (Kutsal Şehir) binlerce yıldır, insanlara şifa dağıtıyor… Pamukkale son yıllarda, Denizlililerin ilgi odağında değil… Artık, Bakanlığın uygulamalarıyla Denizlililerin
“Pamukkale Sevgi Ateşi” söndü… Geçmişte, Denizlililer gelen konuklarını Pamukkale’de ağırlar ve fotoğraf çektirerek anılarını ölümsüzleştirirdi… Şimdiler de ise böyle bir anı ölümsüzleşmiyor… “Pamukkale’nin Geliri Denizli’de Kalmalıdır” çağrımıza Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’ın, Denizlililerin “PAMUKKALE” konusundaki duyarlığına yanıt verene kadar devam edeceğiz…

Kurban Bayramınızı en içten dileklerimizle kutlarım…