KARINCALARDAN ÖZÜR DİLERİM…

Ülkemizde, hayatın her alanında kök salan sahte bilimin ve jakoben tutumun önemle irdelenmesi, cesurca sorgulanması gerekmektedir. Sağlıklı (gerçekçi) bir bilim anlayışı geliştirdiğimizi söylememiz oldukça zor. “Sahte Bilim” ile “Bilim”in sınırlarını iyice çizemediğimizden olsa gerek, sahte bilim (t)üretir hale geldiğimizi söylemek zorundayım. Bu zorunluluğu her daim bir görev addeden ve böylesi konularda, Pandora’nın kutusunu açabilme cesaretini gösterebilen ise pek az kişi olmuştur. Bu elbette ben değilim. Fakat onlardan biri hiç şüphesiz gazeteci-yazar ve şair Ömer Öztürkmen’dir... Rahmetli olsa da fikirleri hâlâ günümüze ışık tutmaktadır.

Medyatik değildi. Seçkin kitapçılarda kitaplarını bulabilmeniz zordu. Ayda bir imza günü olmazdı. Ama fikirleri ve görüşleri, on binlerce kitabı tek bir kelimeyle geçersiz kılabilirdi. 1950’li yılların başında çıkardığı Karakedi Dergisi bile yüksek tirajlar yakalamış ve dergiler tarihinde önemli bir yer tutmuştur.

Ömer Öztürkmen, yeri geldiğinde karıncalardan dahî özür dileyebilecek hassasiyete sahip bir münevverdir. Onun yazılarını okudukça, fikirler/bilgiler havuzuna girdikçe; kendi düşünce dünyanızın sığlığına şahit olursunuz.

O, bilimperestliği ve sahte bilimi masa üzerine yatırırken, orijinal kritiğini; çok farklı disiplinlerden taşıyarak değil, 20. yüzyılda ortaya atılan yeni bilimsel teorilerin ve felsefî yaklaşımların sonuçlarından faydalanarak oluşturmuş ve bilimperestliğin, aslında "kolektif şuur dışında" yatan Avrupaperestliğin acınacak bir görüntüsü olduğunu çekinmeden dile getirmiştir.

Buna sebep, Avrupa ve özellikle Fransa'nın etkisinde kalan Türk çağdaşlaşma ve batılılaşma (belki de batılılaştırma) önderleri Jön Türklerin olduğunu söylemek gerekiyor.

Günümüzde; bilime, hele hele sahte bilime körü körüne taparcasına hareket eden aydınlarımıza ne demeli? Hiçliğimiz içinde hep bir vârolma gayreti. Hep bir kibir ve benmerkezci zihin yapısı ile karşısındakini tuz buz haline getirip nefsin arzusuna âmâde olmak…

KARINCA KARARINCA
Öncelikle hiçliğimizi kabul edip azametin karşısında acziyetimizin bilincinde olmamız gerekiyor.

Niye mi?

Bilim ve teknoloji istediği kadar ilerlesin, hatta o derece ilerlesin ki, insanoğlu, üzerinde yaşadığı bu dünyayı uzayda gezdirebilecek duruma gelebilsin. Üzerinde yaşadığımız bu dünyayı zaman zaman uzaydaki daha büyük, daha cazip turistik yıldızların limanlarına demirleyebilecek, o yıldızdan bu yıldıza konaklayabilecek duruma da gelebiliriz.

Ancak…

Şöyle der Ömer Öztürkmen: “Bilim ve teknoloji uzak gelecekte bu güce sahip olsa bile insanoğlu bir karıncayı dahî yaratamaz.

Bunun içindir ki Yunus Emre, "benim bir karıncaya ulu nazarım vardır" diyor. Ve onun içindir ki tekebbür insanoğluna yakışmaz. Mütekebbir olan tek varlık Cenâb-ı Haktır..

Kaldı ki dünyayı sırtınızda bile taşısanız, yıldızlar arası turistik seferler bile yapsanız, yine o'nun iradesiyle yaparsınız. Hâlk etmek, yaratmak yalnız o'na mahsus, o'nun "hâlik" sıfatına aittir.  Buna rağmen tevazu, alçakgönüllülük gibi ulvî hasletler dururken insanların gurura kapılmaları gülünçtür. Bilmem anlatabildim mi?.."

AKIL-GÖNÜL / EŞYA-VARLIK
Karınca meselesini biraz daha detaylandırmak istiyorum. Mesela, İngiliz filozof Bertnard Russell, karıncaların düzenli ve disiplinli yaşama tarzlarını faşist rejimlere benzetir. Maalesef bu görüş sakattır.

Neden mi?

Karınca topluluklarında kin, iç çekişme, haset ve cinayet yoktur. Aksine bir fedakârlık, aşk, azim ve gayret vardır. İşte, Yunus Emre de , “benim bir karıncaya ulu nazarım (bakışım) vardır” diyor…

Akılperest Russell ile gönül adamı Yunus Emre’nin, eşyaya ve varlığa bakış açısı bu kadar farklı ve nettir. Akıl eşya ise, gönül varlıktır.

Bilimperestlik meselesine Karl R. Popper’ın penceresinden baktığımızda büyük puntolarla şunun yazdığını görüyoruz: Ben bilimi severim… Ama bilimperest değilim!  

POPPER, HAYEK, KHUN, JUNG
Ömer Öztürkmen’in kuantum fiziğine dair görüşleri de çok mühim ve dikkate alınması gereken hususları barındırır. Kuantum fiziğini, bilimde karşı bir devrim olarak ele almıştır mesela.

Kendi ifadeleriyle şunları dile getirmektedir: “Atom kuyusundaki parçacıklar, o muhteşem cümbüşte aynı zamanda dalga olarak görünüyorlardı. Bu hâl, bilimsel pozitivist mantığın, “bir şey her ne ise odur, başka bir şey olamaz” özdeşlik ilkesini çürütüyordu. Bu durumda, pozitivist mantığın, mutlaklık ve kesinlik iddiası sarsılıyor; atom altı hesaplar, artık kuantum fiziğiyle yapılıyordu. Kuantum düşünce modelini derinlemesine kavrayabilmiş olsaydık, toplumsal barıştan uzlaşma kültürüne kadar, hemen her konuda imdadımıza yetişecek bir formüller dizisiyle karşılaşabilirdik.

Mesela, Karl R. Popper, Friedrich Hayek, Thomas Khun ve Carl Gustav Jung’u çok geç tanıdık. Öncelikle, belli ideolojilerin yuvası haline gelen yayın dünyamızın belki de maksatlı şekilde bu düşünürlerin kitaplarına geçit vermemeleri yüzünden oldu bu… Kuantum fiziğinde belirlenmezlik teorisinin fikir babası Werner Heisenberg’in doğumunun 100. Yıldönümü bile Türk bilim dünyasında çok hafif bir tanıtımla geçti. İşte 20. yüzyıla damgasını vuran bu düşünürleri 50-60 yıl gecikmeyle tanıdık. Böylece, batıdaki paradigma değişimlerini yeterince anlayamadık. Sağlıklı bir bilim anlayışı geliştiremedik. Dolayısıyla ‘sahte bilim’ ile ‘bilim’in sınırlarını iyice çizemeyip, “sahte bilim” üretir hale geldik…”

KARINCALARDAN ÖZÜR DİLE, KURTUL!
Fikir dünyamızı sarmalayan ve sarsan bilim insanlarına ve yazarlara ihtiyacımız var. Bilim ile Sahte Bilim arasındaki ince çizgiyi görebildiğimiz an, bir kırılma yaşayıp bilim dünyamızın sınırlarını cihanşümul boyutlara taşıyabilmemiz mümkün olacaktır.

Toplumun mayasını sosyal bilimler, hemen ardından da fen bilimleri oluşturur. Bu iki bilim dalında fikir dünyamızı ışıtacak genç nesillere ve onları ilmen yükseltecek münevverlerimize ihtiyacımız; bugün, olduğundan daha fazladır.

Karıncalardan özür dileyebilecek kadar tevazu sahibi olabilen, bilimperestliğe dur diyebilecek düzeyde bilgi birikimine haiz kişiler olabilmemiz temennisiyle…