18. YILDÖNÜMÜNDE 17 AĞUSTOS DEPREMİNDEN KALANLAR

Dünyada yüzyılın felaketi olarak adlandırılan ve Merkez üssü Gölcük olan 17 Ağustos depreminin üzerinden 18 yıl geçmiş. 17 Ağustos depreminin ülkemizin belki de onlarca yılına mal olduğunu artık unutmuş gibiyiz. O gün doğanlar bugün 18 yaşına gelmişler. O günü yaşayanların pek çoğu yaşlanmış ya da orta yaş sınırını aşmış durumda. Geride pek çok hüzünlü hikâye kalmış. Evlatlarını, analarını, babalarını, kardeşlerini ve yakınlarını kaybetmiş o kadar çok aile var ki o topraklarda. Sorarsanız çıkıyor ortaya. Sormazsanız herşey unutulmuş gibi, çünkühayat devam ediyor.

“ASLINDA DEPREMLER DE DEVAM EDİYOR”

17 Ağustos 1999 depreminden sonra ben de oraya koşup gidenlerdendim. Daha henüz asistandım. Sırtıma çadırımı ve sırt çantamı alıp yola düşmüştüm. Çok zor bir yolculuktu. Arabalar otobüsler belli bir yerden sonrasına gidemiyordu. Ya yürüyordum, ya da otostop çekiyordum. Şehirler, köyler harabe gibiydi. Su yoktu, elektrik yoktu. Ve en kötüsü her taraf ceset kokularıyla doluydu ve hiçbirşey yapılamıyordu. Elden birşey gelmiyordu çünkü. Bugün, o günlerde çektiğim bazı fotoğraflara bakınca o kokuları hatırlıyorum. O resimlere sıradan bir resme bakar gibi bakılıp geçilmesine razı olamıyorum, o gün hissettiklerimi açıklama ihtiyacı duyuyorum. Harabeye dönen binaların önünde diz çöken, içerdeki yakınlarından bir ses, bir soluk bekleyen insanların halini hatırlıyorum. Ama dediğim gibi, hayat devam ediyor. İnsan unutuyor. Aslında depremler de devam ediyor. Kendini arada sırada hatırlatıyor. İşte son bir aydır Muğla ve Bodrumda yaşanan irili ufaklı depremler bunun örneği. Bodrum’da bir aydır deprem korkusu ile evine giremeyen ve sokaklarda uyuyan insanları seyrediyoruz, okuyoruz. Deprem bu ülkenin bir gerçeği, depremden kaçış yok. Biz kaçabilsek dahi bir gün çocuklarımız ya da torunlarımız kaçamayacak ve yakalanacaklar. Bu yüzden asıl mesele depremin afete dönüşmesine engel olmak, depremin bir doğa olayı olarak kalmasına sağlamak.

“17 AĞUSTOS’UN SIRADANLAŞTIĞINI, UNUTULDUĞUNU, DEPREM KONUSUNDAKİ TOPLUMSAL DUYARLILIĞIN GİDEREK AZALDIĞINI GÖRÜYORUZ”

Aslında ülkemizin depremle tanışması 1999 Kocaeli depremi ile olmadı. 1999 yılına kadar ülkemiz son bir asırda 30’a yakın büyük deprem yaşamış ve yüzbine yakın vatandaşını bu depremlerde kaybetmiş bir ülke idi. 1999 yılında önce 17 Ağustos’ta Gölcük’te, ardından 12 Kasım’da Düzce’de peş peşe yaşadığımız depremlerin sebep olduğu yıkım,artık bir şeyler yapmanın kaçınılmaz hale geldiğini hepimize gösteriyordu.Gerçekten de Marmara depremlerinden sonra hatasıyla sevabıyla pek çok şey yapıldı ve pek çok adım atıldı. Fakat bununla birlikte geçen 18 yılda yapılanların sayısının yapamadıklarımızın sayısındançok daha fazla olduğunu söylemek durumundayız.Aradan geçen yılların sayısı arttıkça 17 Ağustos’un sıradanlaştığını, unutulduğunu, deprem konusundaki toplumsal duyarlılığın giderek azaldığınıgörüyoruz.Oysa ülkemizin %66’sı 1. ve 2. deprem bölgelerinde yer alıyor. Nüfusumuzun %70’i deprem tehlikesi altında yaşıyor.Bu yüzden 17 Ağustos’u unutmak gibi bir lüksümüz yok. Başımıza gelecek en kötü şeyin bu konudaki duyarsızlık olacağını peşinen söylemek zorundayız.

“18 YILA VE ATILAN BUNCA ADIMA RAĞMEN GELDİĞİMİZ NOKTAYI NEDEN HALA YETERLİ BULMUYORUZ?”

Hâlbuki Marmara depremlerinden sonra ümit vaat eden adımlar atılmış ve düzenlemeler yapılmıştı. Marmara depremlerinden sonra ortaya çıkan durum, devletin bu konu ile ilgili eylem planı ve stratejisinin olmadığını açıkça gösteriyordu. Bu yüzden “Ulusal deprem stratejisi eylem planı” oluşturuldu. Başbakanlığa bağlı olarak faaliyet gösteren "Afet ve acil durum yönetimi başkanlığı" (AFAD) kuruldu. AFAD'ın kurulması ile birlikte "kriz yönetimi" felsefesinden "risk yönetimi" felsefesine geçilmesi amaçlanıyordu.

Depremden sonra yaraların sarılması için kaynak oluşturabilmek, maddi zararları karşılamaya yönelik bir teminat sistemi kurabilmek amacıyla 2000 yılında zorunlu deprem sigortası sistemi (DASK) hayata geçirildi.

Yapı denetim sistemi ile inşaat sürecinin denetim altına alınması yolunda çalışmalar yapıldı. Böylelikle dünyadaki örneklerinde olduğu gibi taahhüt ve denetim aşamalarına ait süreçlerin ve sorumlularının ayrıştırılması hedefleniyordu.

Riskli alanların ve yapıların belirlenmesi için yasal dayanağın oluşturulmasına yönelik çalışmalar yapıldı ve 6306 sayılı kentsel dönüşüm kanunu kabul edildi.

Peki aradan geçen 18 yıla ve atılan bunca adıma rağmen geldiğimiz noktayı neden hala yeterli bulmuyoruz? Sanıyorum bu sorunun cevabı başka bir soruda gizli. 17 Ağustos depreminin aynısı bugün Denizli’de veya İstanbul’da olsa, 18 yıl öncesinde meydana gelen hasardan çok daha azının olacağını söyleyebilir miyiz?

Ne yazık ki bunu söyleyemiyoruz. Çünkü yapılan pek çok düzenlemeye ve atılan adımlara rağmen kat ettiğimiz mesafenin yeterli olmadığının bizler de farkındayız. Hala önemli eksikliklerimiz olduğunu biliyoruz.Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’nin, Anadolu topraklarının yüzde 71inin deprem riski altında bulunduğunu, Türkiyede her yıl 500 bin yapının kentsel dönüşüm yoluyla yeniden yapılması gerektiğini ifade eden açıklamaları önemli. Yine sayın bakanın 22 milyon civarında bulunan yapı stoğumuzun7.5 milyonunun elden geçirilmesi gerektiğini söylemesi, gelinen aşamanın yeterli olmadığını ve yapılması gereken daha pek çok şey olduğunu gösteriyor.

“YAPI DENETİMİ ÜLKEMİZDE NE YAZIK Kİ “MIŞ GİBİ” YAPILIR HALE GELDİ”

Karşı karşıya olduğumuz problemin aslında içi içe girmiş ve yıllardan beri süregelen pek çok problemden oluştuğunu görmemiz gerekiyor. Çözümün kısa vadede gerçekleşmesini beklemenin hata olduğunun da farkındayız. Fakat pek çok alanda işlerin kötüye doğru gittiğini görmek durumundayız. Çünkü bu hastalığı tedavi etmek istiyorsak, öncelikle teşhisimiz doğru yapmak zorundayız. Herşeyi güllük gülistanlık göstermenin bu mücadeleye ihanet olacağını anlamamız gerekiyor. Pek çok alanda kritik sonuçları olan hatalar yapmaktan artık vazgeçmeliyiz.

Sözünü ettiğimiz bu hatalardan en önemlilerini belki de yapı denetim sektöründe yapıyoruz. Bugün gelmiş olduğumuz noktada yapı denetim sisteminin gerektiği gibi çalışmadığını, proje denetiminin ise neredeyse hiç işlemediğini söylemek zorundayız. Yapı denetimi ülkemizde ne yazık ki “mış gibi” yapılır hale geldi. Denetleyenin, ücretini yapandan aldığı bu sistem, yapı denetim kurumlarınazarar veriyor ve denetleme işi kağıt üzerinde kalıyor. Bugün eğer yetki benim elimde olsaydı, yapı denetim kuruluşlarının mali anlamda özerk hale gelmesini sağlayacak adımlar atardım. Fakat öte yandan işini düzgün yapmayan yapı denetim kuruluşlarının ve ortaklarının da sistemden bir daha geri dönemeyecek şekilde çıkarılmasını sağlayacak düzenlemeler getirirdim.

Diğer bir önemli sorun kentsel dönüşüm ile ilgili. Parsel bazında yürüyen kentsel dönüşüm projelerinin kentsel bir dönüşüme imkân vermediğini ve sadece ekonomik değeri yüksek parsellerde bulunan binaların dönüşümüne hizmet ettiğini kabul etmek zorundayız. Hâlbuki yasanın çıkış amacı bu değildi.Parsel bazında yürüyen mevcut uygulamalar yasanın ruhuna uymuyor. Alansal bazda kentsel dönüşüm uygulamalarının öncelikli hale getirilmesi ve bunun için de yerel yönetimlerin elini taşın altına sokması gerekiyor. Ancak böylelikle önceliğin rantı yüksek olan değil, riski yüksek olan alanlara verilmesi mümkün olacaktır. Geçmiş tecrübelerimiz, yüksek katlı ve yapım yılı eski olan binaların (1990’lı yıllardan önce yapılmış 6 ve üzeri katlı binalar) depremde yıkılma riskinin daha fazla olduğunu gösteriyor. Bugün belediyelerin eskiden yapılmış çok katlı binaları sayısal haritalar üzerinde işaretlemesi zor bir iş değildir. Bu türden bir adresleme çalışması sayesinde şehirde riskin yoğunlaştığı bölgeleri kabataslak da olsa görebilmek, alansal bazda dönüşümün öncelikli mahallelerini ve adalarını yaklaşık da olsa öngörebilmek mümkün olacaktır. Eğer yetki benim elimde olsaydı özellikle deprem riski altında bulunan şehirlerde, ki Denizli’de buna dahildir, yerel yönetimlerin bu taslak çalışmaları yapmasını ve riskli bölgeleri bir an önce belirlemesini sağlardım.

“ÇOK ÜNİVERSİTE AÇILMASI VE BU KADAR ÇOK GENÇ MÜHENDİSİN PİYASAYA SÜRÜLMESİ NE YAZIK Kİ TEK DERDİMİZ DEĞİL”

Mühendislik eğitimi ile ilgili yaşadığımız sorunları da unutmamak gerekiyor. Mühendislik eğitiminde gün geçtikçe büyüyen kalite sorunu, depreme karşı dayanıklı yapılar ve şehirler inşa etmeyi daha da zorlaştırıyor. 2005 yılında 40 olan İnşaat Mühendisliği Programı sayısının bugün 117’ye çıkması ve her yıl 12 bine yakın yeni mühendisin piyasaya sürülmesi kantitenin artmasına, kalitenin ise dramatik bir biçimde azalmasına sebep oluyor. Bugün inşaat mühendisliği eğitiminin temel motivasyonu ne yazık ki daha nitelikli mühendis yetiştirmek değil, daha çok sayıda mühendis yetiştirmektir. Buna rağmen hala yeni üniversiteler açmaya çalışmanın sorunu daha da büyüteceğini görmüyor olmamız üzüntü vericidir. Eğer bu konuda bir yetkim olsaydı öncelikle ikinci öğretim programlarının kapatılması yönünde çaba sarf ederdim. Daha fazla mezun yerine daha kaliteli mezun sloganı ile yükseköğretimin yapılanmasını hedeflerdim. İkinci öğretim için ayrılan kaynakların üniversitelerin altyapılarının ve laboratuvar imkânlarının geliştirilmesi için harcanmasına öncelik verirdim.

Bu kadar çok üniversite açılması ve bu kadar çok genç mühendisin piyasaya sürülmesi ne yazık ki tek derdimiz değil. Bir de 1938’den kalanve mezun olan her genimize sınırsız imza yetkisi veren Mühendislik Mimarlık Kanunu ile ilgili sorunlarımız var. Yetkin, birikimli ve tecrübeli olan mühendisin arkasında durmayı engelleyen, piyasada her mühendisin her işin altına imza atabilmesine imkân veren bu yasa,mühendislik hizmetini ucuzlattığı gibi mesleğin kalitesini de düşürüyor.1999’dan bu yana pek çok adım atılırken, neredeyse bir asırlık Mühendislik Mimarlık Yasasına dokunulmaması anlamsızdır. Bu yasa mühendislik mesleğinin etkinliğini ve yetkinliğini sınırlandıran en büyük engellerden biri durumundadır. Eğer yetkim olsaydı öncelikle bu kanunun değiştirilmesini sağlardım. Bunun yerine imza yetkisi ve sorumluluğunu hayat boyu öğrenme felsefesinden vazgeçmeyen, tecrübesini ve bilgi birikimini arttıran ve mesleğine saygı duyan mühendislere veren yasal düzenlemeler getirirdim.

Yasa ve yönetmelikler ile halledemeyeceğimiz çok daha büyük sorunlarımızın da olduğunu belirtmek zorundayız. Ülkemizde, özellikle inşaat sektöründe yaşadığımız problemlerin ne yazık ki en önemlisi teknik konulardan kaynaklanmıyor. Bana göre en önemli sorun etik değerlerde yaşanan erozyondan kaynaklanıyor. Bugün ne yazık ki sektörde kazanmak için her yolu mubah gören bir anlayışın egemen olduğunu söylemek zorundayız. İmzacı olarak çalışmak, önünden bile geçmediği bir inşaatta sırf ayda 250-300 TL alabilmek için şantiye şefi olarak görünmek, denetlemediği bir projenin veya yapının altına denetlemiş gibi imza atmak, teknikerlerin hazırladığı statik projelerin altına imza atarak sözüm ona mühendislik yapmakbugün ne yazık ki inşaat sektöründe normal kabul edilen uygulamalar haline geldi. İşin kötü olan tarafı ise bunları yapanların hiçbirinin yanlış yaptığını düşünmemeleri ve yapılanları normal kabul etmeleri.Sektöre hâkim olan ucuzluk ve avamlığın doğal bir sonucu olan bu durum, mühendisleri hayatta kalmak için ne iş olsa yapmaya razı hale getiriyor. Bu ortamda ise etik kuraların erozyona uğramasına engel olmak daha da zorlaşıyor.

“KENTSEL DÖNÜŞÜMÜ RANTSAL DÖNÜŞÜM OLARAK ALGILIYORUZ”

Ülke çapında yaşadığımız bir diğer sorun ise kentsel dönüşümü rantsal dönüşüm olarak algılayan ve rantına göz diktiği binayı riskli çıkarmak için herşeyi yapmayı göze alan firmalar ve uygulamaları. Kazanmak için her yolu mübah gören bu anlayış ne yazık ki en çok kentsel dönüşüm müessesine zarar veriyor. Bugün oluşturulan sistemin, bu tür firmalar ile hakkıyla mücadele edebildiğini söylemek zor. Çevre Şehircilik Bakanlığı tarafından illerde kurulan komisyonlar, yapılan itirazları değerlendirse ve vatandaşların mağduriyetlerinigidermeye çalışsa da kasten yanlış yaparak rant peşinde koşan firmaların yaptıkları çoğu zaman yanlarına kar kalmaktadır. Kentsel dönüşüm gibi son derece önemli bir konuya zarar verenbu türden kişi ve kuruluşların cezalandırılması, yetkilerinin kalıcı olarak iptal edilmesi şarttır. Cezaların daha ağır olmasının çok da caydırıcı olmadığını görmeliyiz. Bunun yerine cezaların kaçınılmaz olmasını sağlamak gerekiyor. Bu ise ancak denetim mekanizmalarının daha etkin biçimde çalışması ve çalıştırılması ile mümkün olabiliyor.

“SORUNLARI ÇÖZEBİLMİŞ OLSAYDIK, 17 AĞUSTOS’UN UNUTULMASINA VE SIRADANLAŞMASINA ENGEL OLABİLİR MİYDİK?“

Bu noktada belki şu soruda pek çoğumuzun aklına gelecektir. Bütün bu saydığımız sorunları çözebilmiş olsaydık, 17 Ağustos’un unutulmasına ve sıradanlaşmasına engel olabilir miydik?

Büyük olasılıkla olamazdık. Ülkemizde hazırlıklı olmak adına yapılan çalışmaların nerdeyse tamamının tepeden tabana verilen direktifler, oluşturulan kurumlar ve yayınlanan kanunlar yardımıylayürütüldüğünü görüyoruz. Tabanda bilinç oluşturmaya öncelik vermediğimiz zaman, kurmaya çalıştığınız sistem kamuoyu tarafından sahiplenilmiyor ve yeterince desteklenemiyor. Hal böyle olunca da yaşananların unutulması engellenemiyor. İşte bu yüzdendir ki tabanda yani vatandaşın gözünde duyarlılığı arttıracak, konuyu sahiplenmesini sağlayacak çalışmaların daha çocuk yaştan itibaren yapılması gerekiyor. Eğer bu konuda yetkim olsaydı, Denizli gibi deprem riski yüksek olan illerde “Afete Dirençli Toplum Merkezleri” kurulması için gereken adımları atardım. İçinde eğitim salonlarının ve simülasyonmerkezlerinin bulunacağı bu birimlerde öğrencilerin, muhtarların, gönüllülerin afete hazırlıklı olmalarını sağlamak amacıyla eğitilmelerini sağlardım. Etkin bir eğitim programı oluşturabilmek için AFAD, Yerel Yönetimler, Üniversiteler ve Milli Eğitim Müdürlüklerinin işbirliği yapmasını sağlardım. Daha küçük yaştan itibaren çocuklarımızın ve gençlerimizin dönüşümlü olarak bu merkezlere getirilmesini ve deprem konusunda eğitimden geçirilmesini sağlayarak depreme dirençli ve duyarlı nesillerin yetiştirilmesi yönünde adımlar atardım. Eminim ki bu hassasiyeti içselleştirmiş, bilinçli hale gelmiş nesillerin oluşturduğu bir toplumda pek çok şeyi başarmak çok daha kolay olurdu.

Ülkemizin bu konudaki mücadelesinin kısa zamanda sonuç verecek bir mücadele olmadığını ve sonuç almak için toplumsal bir seferberlik ilanına ihtiyacımız olduğunu kabul etmeliyiz. Umarım bir gün yine kapımızı çalacak olan, fakat sadece zamanını bilmediğimiz o büyük deprem geldiğinde hazırlıklarımızıtamamlamış oluruz.

 

Doç. Dr. Şevket Murat Şenel