Atmaca-Doğan-Şahin

Geçtiğimiz sene yaz mevsimi sona ermeden yazları büyük ölçüde beraber geçirdiğim arkadaşlarla bir karar aldık: 2017'de bahçemizde ev hayvanlarına da yer vereceğiz!

Ev hayvanı olarak da tavuk ve kaz almayı uygun bulduk. Tavukların yumurtası olacak, kazlar da meyve bahçemizde bolca bulunan otlarla besleneceklerdi.

Bu karar doğrultusunda kümes hazırlıkları yaptık ve kazlara genişçe bir bölüm ayırdık. Onların sayısını 10 adet olarak düşünüyorduk. Tavuk kümesi malumumuzdu da kaz barınağı tecrübemiz henüz yoktu. Hem yerinde inceledik ve hem de internetten nasıl olacağını okuduk.

Bu tür girişimlerin nasıl sonlanacağını tam hesaplamak zor olduğunu bildiğimden -her ihtimale karşı- bir üçüncü bölme de yaptığımız çok isabetli olmuş.

Bu planlama safhasına ilerde tekrar dönebilirim. Senenin ilerleyen bu günlerinde başka bir konudan söz etmek istiyorum. Nisanda başlayan bu girişimimizde şimdi Ağustos ortalarına gelmiş bulunuyoruz.

12 kaz, altı tavuk ve bir horozla yola çıktık. Yumurtalar tüketebileceğimizin üstünde oldu hep. Dolapta misafirlere de yetecek yumurtamız eksik olmadı. Tek yumurtanın maliyetini hiç anmasak daha iyi olur.

Tavukları ve kazları edindiğimiz ilk günlerde Ayvacık pazarına gittiğimiz ilk cuma günü tavuklarımızdan birini kurban verdik. Tavuğumuzu öldüren hayvanın bıraktığı izler ve avlanma şekli bir yırtıcı kuşu işaret ediyordu. Tüylerini bolca yolmuş ve sadece az bir kısmını yemişti.

Bu şok üzerine oradan uzunca bir süreliğine ayrıldığımızda tavukları kümeslerine hapsetmeye başladık. Güpegündüz hapsolmak hoşlarına gitmiyordu; gerçi kümeslerimiz bir hayvanat bahçesi kümeslerinden aşağı kalmasalar da bir hektar büyüklüğündeki bir tarlada koşuşturmak varken kuru bir alanla yetinmek zorlarına gitmekteydi.

Üç beş hafta bu önlemi devam ettirdikten sonra insafa geldik ve bu sıkı tedbirden vazgeçtik. Birkaç gün öncesine kadar bizi üzecek bir hadiseyle de karşılaşmadık.

İşte ikinci "şehidimiz" yine o melun hayvanın eseri olacaktı. Bir tavuğumuz yine aynı avlanma işaretleriyle kayıp hanesine not edildi.

Bizim öfkemiz kabarmış ve horozumuza yönelik saldırıya da bir arkadaşımızın şahit olmasıyla o öfke doruğa ulaşmıştı. Neticede düşman belli olmuş ve o düşmanla ilgili spekülasyonlar sona ermişti.

Horoza yönelik saldırıdan bir gün sonra o yırtıcı kuşu komşu tarlada bizzat gördüm. Yeni biçilmiş yonca tarlasının ortasında av peşindeydi. Beni gördüğünde havalandı ve yakınındaki büyükçe bir ağaca kondu. Sonra havada spiraller çizerken de görebildim.

Bu gözlemlerim bana onun hangi kuş olduğunu belirlememe yetti. Bu yırtıcı kuşun Almanca adı "Habicht" idi. Türkçesini bulmak bana çocuk oyuncağı gibi geldi önceleri. Öyle ya, sözlüğe bakmak yetecekti yani...

Sözlükte Almancası Habicht olan kuşun Türkçe karşılığında üç yırtıcı kuş adı vardı: Atmaca, doğan ve şahin. Biliyorum ki bunlar esasında ayrı ayrı kuşlardır. Üç farklı kuş nasıl olur da aynı adı taşırdı?

Şaşkınlığım geçtikten sonra hafiften mırıldanmaya başladım: Burası Türkiye, burada ayrı ayrı üç kuşu bırak beş on kuşa bile aynı ad verilebilir. Bizde küçük kuşlar "serçe, toygar, baştankara, sinekkapan vs" değil bunlar "tarla kuşları"dır vesselam.

Bazı ağaçları ve çiçekleri bir uzman dostuma soruyorum, bana hep Latince adlarını söylüyor.

Adını bilmediğimiz otları, çiçekleri, ağaçları, kuşları ve yaban hayvanlarını sevmemiz, korumamız ve kollamamız zor oluyor.

Bir zamanlar Denizli Orman Bölge Müdüründen orman ağaçlarını tanıtır panolar istemiştim okullara vermek için. Olmadığını ve ağaçları sevdirmek için yollara "ormanı sev, ağacı koru" veya tersi gibi levhalar yazdıklarını söyledi.

Kırsalda kendi karısının adını bile bilmeyen insanlarımız vardı. Kendi annesinin ve babasının adlarını başkalarına soran çocuklara da şaşmamak gerekirdi köylerde.

Manzara her seferinde bulanık. Çevremizi saran sisler dağılmak bilmiyor. Aklıma nedense hep bu işleri düzeltmeye çalışan birinin çaresizlik çığlığı geliyor: "Üç kere kestim, hala kısa geliyor"!