MEDENİYETİN SONU

İnsanlığın birinci ve ikinci dünya savaşında yaşadığı yıkım, hele bir de Japonya’da denenen nükleer silahlarla taçlanınca, insanoğlu bi durup düşünmek zorunda kaldı. Hegemonik savaşların tüm taraflara zarar verdiğinden hareketle yöntem değişikliğine gidildi. Emperyalist devletlerin sömürü düzenini devam ettirecek yeni bir dünya düzeni kuruldu. Buna göre para, mal ve hizmetler tüm dünyada serbestçe dolaşacaktı. Para, Mal ve hizmet fiyatlarının belirleyicisi olan emperyal devletler tüm dünyayı sömürgeleri haline getirdiler. Kuralları kendileri istedikleri gibi koydular. Örneğin para, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımının tamamlayıcısı olan işgücü serbest dolaşımının önünde engeller koydular.

Para, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı için gümrük duvarlarının ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bunu ülkeleri borçlandırarak, bilek bükerek, olmadı darbelerle iktidarları değiştirerek sağladılar. Demokrasi hayalleri tüketim serbestisi ve çılgınlığı ile birlikte yürüdü.

Birleşmiş milletler ve uzantısı bir dolu kurum, kurulu düzeni ayakta tutmak için oluşturuldu ve şöyle ya da böyle çalışır vaziyette tutuldu.

Aslında fena bir dünya düzeni değildi. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde dünyanın üretimi dünyaya fazlası ile yetecek hale gelmişti. En büyük sorun gelir dağılımında adaletsizlik ve buna dayalı açlıktan ölen insanlardı, ancak bunlar kural koyanların dışında gerçekleştiği için sorun değildi.

Dünyanın tamamını, istedikleri şekilde ve istedikleri sürece sömürebilecek bir düzen kurmuş ilken neden bu düzeni bozma yoluna gittiler anlamıyorum. Gerçekten anlamıyorum, neden Bosna’da savaş seyredildi, Saddam neden devirildi, Suriye tarumar edildi, Myanmarda soykırım görmezden geliniyor, mısırda darbe destekleniyor. Bu süreç kaosun komşusu durumundaki Avrupa’nın sonunu getirecektir. En azından 10 yıl öncesi aranacaktır. Bu görülmüyor mu? Tam da bu noktada Avrupa ile Amerika’nın ayrışma yolunda olduğunu düşünüyorum.

Dünyada düzenin kurallarını Amerika koyuyor ve dayatıyor. Son olarak bunun örneğini Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararında görüyoruz. Bu kararın ardından dünyanın geri kalanına tehditler savurmaktan çekinmiyor. Demokrasi, insan hakları, adalet, barış manasında zerre kaygısı yok. Daha sonra pardon diyebilecekleri bir başkan vasıtası ile toplumların, milletlerin, dinlerin, ekonomilerin sinir uçlarını kaşıyor ve sınırları zorluyor.

Fukuyama geldiğimiz noktaya “Tarihin Sonu” demişti; Hungtington ise bundan sonra “Medeniyetler Çatışması” olacağını; ben gelinen noktaya “medeniyetin sonu” diyorum… Dünyanın bugün ki haline bakınca yarınlardan umutvar olmak için bir neden göremiyorum.

Geriye teselli kalıyoBr; Birleşmiş Milletlere sunduğu  karar tasarısı, Amerika’nın tehditlerine rağmen, ezici çoğunlukla kabul edilen ülkemle gurur duyuyorum.