EDINBURGH

İstanbul'dan kalkan THY uçağı Karadeniz, Bulgarıstan, Romanya, Macaristan, Slovakya, Çekya, Almanya, Hollanda ve Kuzey Denizi üzerinden İngiltere'nin kuzeyindeki İskoçya'nın başkenti Edinburgh'a tam beş saatte ulaşıyor.

Hava alanları bir ülkeye vardığınızda size o ülke hakkında ilk intibaları verir. Bence bu ilk intibalar çok önemli. Size hemen o ülkeyi veya o kenti nasıl göreceğinizin bakış ayarlarını verir. Karayolu ile bir kente girerken de kazanılan o ilk intibalar da aynen öyledir.

1988 başında Trabzon'dan Denizli'ye taşındığımızda da o ilk intiba benim peşimi hala bırakmadı. Esasen son senelerde çok güzel bir kent haline gelen Denizli'nin resmini o hatıralar hala biraz puslandırır.

Edinburgh hava alanına indiğimizde burası bizim Trabzon veya Elazığ hava alanlarımızdan daha ihtişamlı değildi. İskoçya'nın petrol zengini olduğu dönemin öncelerini hala sürdürmekteydi. İskoçya havası da zaten kasvetli karakterini ne zaman kaybeder bilmem. Birleşik Krallığın kuzeyine bu gelişim ilk defa oluyordu ve muhtemelen de sonuncusudur. Beğenmediğim için değil, esasen Edinburgh'u çok sevdim, bu karanlık diyarlara o kadar sık gelinmez ki.

"Karanlık" dememin sebebi, Edinburgh'un 55 derece enlemde olmasından dolayı bu mevsimde günlerin aydınlık kesiminin 6 saat gibi bize göre kısa olmasından kaynaklanıyor. Yazları da bunun tam tersi olmakta ve gece yarısından sonra da aydınlık devam etmektedir. Saat 15 civarında akşam karanlığının başlaması, sabahları da saat 08'de hala güneşin yolunu gözler olmamız alıştığımız bir durum değil tabii.

Batı Avrupa'nın her tarafında eski yapılar hep yapımı sanki daha dün bitirilmişçesine pürüzsüz durumdadırlar. Edinburgh sokaklarındaki gezintiler insanı geçen yüzyıllara götürüyor. Aralardaki yeni yapılar da büyük bir mimari zevkle eskilerle tam bir uyum içine sokulmuşlar. Dört-beş katlı binaların renkli kısımları sadece ilk katları. Oralar da zaten ticari amaçlı döşenmiş durumda.

Kentin "Kraliyet Caddesi" şeklinde anlatılabilecek "Royal Mile" merkezli eski şehir kısmına komşu bir de yeni şehir kesimi mevcut. Yeni kısmı da gökdelenlerle donatılmış değil. Orada daha çok bahçeler ve villalar mevcut.

Üniversitelerinin kalitesi daha güneydeki meşhur Oxford ve Cambridge üniversiteleriyle aynı ayarda. Kentin üç üniversitesi mevcut.

İskoçyalılar yüzyıllar boyu İngilizlerle savaşıp durdu; Ta ki 1707 yılında İngiltere ile birleşmeyi kabul edene kadar... O tarihten bu yana halk arasında bağımsızlık hasreti hiç dinmedi. Büyük Britanya'dan ayrılmak gündemden hiç düşmedi.

Hatırlıyorum, öğrenci olduğum sıralar uluslararası talebe kulübümüzü bir gurup İskoç öğrenci ziyaret etmekteydi. Başkan olarak onları kulübe hoşgeldiniz konuşması yaparken "İngiliz öğrenciler" tabirini kullandığımda korkunç bir protesto ile karşılaşmış ve durumu o an idrak etmiştim.

Kraliçe II. Elisabeth her yıl Edinburgh'daki sarayda meclis üyelerini ve büyükşehir belediye başkanını kabul eder. Başkan kraliçenin önünde diz çökerek sadakat sözünü yeniler ve kentin anahtarını kraliçeye takdim eder. Bu törenler her ne kadar sembol niteliğinde olsa da bazı İskoçların ağrına gidebiliyor.

Ring seferleri yaptığını gördüğüm iki otobüs hattı var. Bu otobüslerin biri kırmızı, diğeri ise mavi renkli. Özellikle yabancı yolcular için büyük kolaylık sağlıyor bu renkli hat ayrımı. Otobüslerin Londra'daki gibi iki katlı oluşu da dikkat çekici. Taksiler de standart, aynen Londra ve diğer kentlerdekiler gibi.

İskoçya'da insanlar ne yer, ne içer diye sormayın! İçecekler konusunu geçersek, ki burada viski denen alkollü içeceklerin kralı var, yemek hususunda maalesef kayda değer bir mönü mevcut değil. Sorduk, en meşhur yemeğiniz nedir diye: "Haggi" dediler. Bizim köfteye benzetmeye çalışmışlar ama olmamış. Bazı uluslararası otellerde aşçıbaşının İngiliz olduğunu okuduğumda tüylerim ürperiyor. O İngiliz mutlaka aşçılığı Büyük Britanya'da öğrenmemiştir.

2018 yılının barış dolu bir yıl olmasını dilerim.