TAÇ GİYEN BAŞ AKILLANIR

Taç giyen başın, yani sorumluluk üstlenen ve yönetim makamında oturan birinin daha ağır başlı ve daha sorumluca (akıllıca) davrandığını ve konuştuğunu ifade eden bu atasözü elbette doğrudur ve doğruları ifade eder.

Nedense ben bizdeki yöneticilerde, sorumluluktan çok "yetki" tarafının daha çok benimsendiğini ve hatta "sorumlu" olmaktan mümkün olduğunca kaçtıklarını düşünmüşümdür. Özellikle kamuda daha fazla yetki peşinde koşanlarda işin sorumluluk kısmını hiç duymak istemediklerini görmüşümdür. Hatta sorumluluğu başkasına, bir üst makama veya bir alt makama yıkmaya çalışırlar. Sorumlu tutulabilecekleri bir imzayı vekiline attırmaya çalışanlar çoktur.

"Emrinde" olduğu bir kuruldan karar çıkartıp kurumunu (devleti) ağır bir yükün altına sokanlar az değildir. Belediyelerde, üniversitelerde ve pek çok devlet kurumlarında yapılan pek çok işin bu yöntemi kullanarak uygulandığını düşünmüşümdür.

Sorumlu olmak yerine yetkili olmak heveslilerinde tacı giyen baş sanki akıllanmış gibi ahkam kesmeye başlar. Tacın ihtişamı onun önünü aydınlatmasa da etrafındakilerin gözlerini kamaştırmış ve nefesini kesmiştir. İtiraz edemezler ve taçlı efendilerinin "çok akıllı" kararlar verdiğini -bazen de inanarak- yüksek sesle dillendirirler.

Bu yüzden ben, o kadar çok seçilmiş veya atanmış yöneticimizde bu aforizmanın gerçek anlamının tam tersini yaşadığımızı düşünürüm.

Böyle olmasında, yani sorumsuz yetki kullanımının yaygınlığında hukuk düzenimizin, batılı anlamda hukuk devleti olamayışımızın payının çok büyük olduğu kanaatindeyim.

Bizim idari makamlarımız denetimsiz mi?

Elbette hayır! Bir dizi müfettiş zaman zaman valiyi de denetler, kaymakamı da... Emniyet müdürleri de denetlenir, belediye başkanları da... Kağıt üzerinde cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar da denetlenir. Öğretmenlerin derslerine "müfettiş" girdiğini öğrenci olarak kaç kez yaşamışızdır.

Mali müfettişler, mülkiye müfettişleri, teftiş kurulları, bir üst makamlar ve sonunda Sayıştay hiç kimseyi denetimsiz bırakmaz ve bırakmaması da lazım.

Evet "denetimsiz bırakmaması lazım" ama bu dediklerim sözlü değil, işleyen özlü bir demokratik ve sosyal hukuk devletinde "bırakmaz". Anayasamızda yazılı olmasına rağmen işleyen bir hukuk devleti olamadığımızı çok kişi yazıyor ve söylüyor. Benim de her daim hukuk devleti hasreti çektiğimi bu köşeyi okuyanlar iyi bilir.

Sürekli şikayet konusu ettiğimiz o kadar çok sorunun çözümünün hukuk devleti ihdasında yattığını bir kavraya bilsek!

Yasaların ve yönetmeliklerin usulüne göre yapılıp bir köşeye atılmasıyla iş bitmez. Hiç bir yerde kuralların kendi kendine mükelleflerce uygulanması beklenemez, mutlaka bir "takip" mekanizmasının işletilmesi gerekir. Yasamalar -maalesef- parti disiplininden dolayı pek demokratik olamıyor. Yürütme tarafı işin sanki "hababam usulü" oluyormuş gibi. Eh, yargı tarafına gelince de yine sanki "evlere şenlik".

Bu manzara, çok güçlü olabilecek durumdaki devletimizi güçsüzleştirmekte, halkımızı mutsuzlaştırmakta ve ekonomik dinamizmimizi frenlemektedir. Dış itibarımızın azlığından şikayetçi olurken, AB ile bir türlü kaynaşma imkanı bulamadığımızın sorumlusunu başka yerlerde ararken şu hukuk devleti zafiyetimizi masaya yatırsak iyi olurdu.