İŞTE BU OLMADI

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdiğim gün İstanbul Tabip Odası’na üye oldum desem yeridir. Üyelikle birlikte odanın aylık dergisi gelmeye başladı. O dergilerle birlikte tabip odasını tanımaya başladım. Açlık grevi yapanları ziyaret, Cumartesi anneleri ile dayanışma, siyasi mahkumlara destek gibi sıralanıp giden ve hekimlik mesleği ile doğrudan ilgisi olmayan yazıları gördükçe yadırgadım, şaşırdım. Basit bir şekilde meslek dayanışması, en azından mesleki sorunların çözümü gibi konularda ön almasını ve yardımcı olmasını beklediğimiz meslek odamızın siyasi konuları öncelemesi otuz yıldır hiç değişmedi. Tabii hekimler böyle düşünüyor demek yanlış olur. Meslek örgütünün merkez konseyini ele geçirenler, azınlık bile olsalar diğerlerinin ne düşündüğünü dikkate almadan kendi rengi ve siyasetini tabiplerin vitrinine koyabiliyor. Tabiplerin yarıdan fazlasının bu tarz bir tabip odasına karşı olduğunu söyleyebilirim, ama ne yazık ki bu kesim örgütsel faaliyetlerde zayıf.

İstanbul da geçen yedi yıl üyelik sürecinde kim dinler seni hesabı tabip odası merkez konseyi ve kararlarına olan muhalefetimiz kendi dost çevremizde sınırlı kaldı. Denizli’ye taşınıp üyeliğimizi de Denizli Tabip Odası’na aldıktan sonra yönetici kesimi benim için ulaşılabilir oldu. Denizli’de de şimdiki merkez konseyi ile aynı fikirde tabip odası yöneticileri oldu. Muhalefetimizi bu yöneticilere açık açık dillendirdik. Onlar bize şöyle bir açıklama yaptılar. Şimdi tarihini hatırlayamayacağım bir geçmişte tabip odası merkez kurultayı bir toplantı yapmış. Meslek sorunları ile sınırlı bir meslek örgütü olmak ile insan sağlığını doğrudan veya dolaylı olarak ilgilendiren her konu ile ilgilenmek arasında bir karar vermişler ve karar bu ikinciden yana olmuş. Bu cümleden olarak tabip odası açıktan akan bir kanalizasyon ile ilgili olduğu kadar, herhangi bir savaşın sebep olduğu beslenme bozukluğu, bulaşıcı hastalık ve hatta sokağa çıkma yasağı gibi sağlığı tehdit eden her türlü duruma karşı tavır alıyor.

Bir hekim olarak, odamızın bu tercihini meslek sorunları ve dayanışmanın üstüne çıkarmış olmasını kabul edemiyorum, ama en azından bu tercihe bir saygım olabilirdi. Olabilirdi diyorum çünkü bu tercihin sahadaki uygulaması ve kamuoyundaki görüntüsü son derece sorunlu olmasaydı. TTB merkez konseyinin iktidarın muhalifi olmak adına hiçbir fırsatı kaçırmadığını, yine bu cümleden olarak Türkiye’deki şiddet ortamı ile ilgili olarak sürekli devleti suçladığı ve fakat doğrudan ve net bir şekilde başta PKK olmak üzere şiddet ortamının sebebi olan terör örgütlerini kınamadığı da bir gerçek.  TTB’nin bu tavrını kabul etmeyen kaç yazı yazdım, kaç sosyal medya paylaşımında bulundum hatırlamıyorum. Ne demek istediğimi, Lice’de bir sivil doktorun PKK tarafından katledilmesi üzerine, TTB’nin doğrudan PKK’yı kınamak yerine, şiddet ortamını ve sorumluları kınamasını eleştiren yazımda belirttim. Meraklısı yazımı “TTB’DEN AKIL OYUNLARI” başlığı ile sanal ortamda arayıp okuyabilir.

Tabip Odası’nın Afrin harekatı nedeniyle yaptığı çıkış, daha önce benzer durumlarda göstermiş olduğu tavırlar eşliğinde değerlendirildiğinde; biz hekimlerin, düşünen insanların ve ortalama vatandaşın vicdanında kabul görmemiş ve mahkum olmuştur. Tavrı, tarzı, söyledikleri ve zamanlamasını ifade özgürlüğü  kapsamında göremiyorum. Bilakis eli silahlı ve kanlı teröristlerin bir toprak parçasındaki cebri kazanımlarına dolaylı destek olarak görüyorum. Teröristlerin uyguladığı şiddeti görmezden gelmesi gözlerden kaçmıyor. Ancak bu mahkumun mağdur pozisyonuna sokulmasını da kabul edemiyorum. Göz altıların ve geniş çaplı aramaların amacının ne olduğunu anlayamıyorum, bu amaç her ne ise, bu yapılanların o amaca hizmet ettiğine de inanmıyorum.

Devlet, Afrin harekatı ile ilgili olarak taraflı tarafsız, karşı olan destek olan tüm dünya kamuoyunu ayırt etmeksizin bilgilendirme ve ikna bakımından çok güzel bir diplomasi faaliyeti yapmış ve yapmaktadır. Harekatın bir işgal olmadığı; bir halka karşı değil terör örgütlerine yönelik olduğu; sivillerin zarar görmemesi için azami dikkat gösterildiği ve bu nedenle yavaş hareket edildiği gibi uzayıp giden amaç ve faaliyetler büyük bir sabırla anlatılmakta. Aynı yaklaşımın iç kamuoyuna yönelik de olması gerekir diye düşünüyorum. Türk milletinin ezici çoğunluğunun ne olduğunun farkında olması ve bu harekatı tereddütsüz desteklemesi  ihtiyatı elden bırakmamıza neden olmasın. Bu konudaki ihmal bizi dışarıda da zor durumda bırakacaktır.