ARTI KOLEJİ’NİN TAYVAN’DAN MİSAFİRLERİ VARDI

Lise yıllarında TÜBİTAK’dan burs alırdım. Türkiye çapında benim gibi burs alan yüz kadar öğrenciyi çağırdıkları Çanakkale İntepe kampına katılmıştım ikinci sınıfın yazında. Kampa İngiltere, Yugoslavya, Libya vb ülkelerden öğrenciler çağrılmıştı. Benim kaldığım altı kişilik koğuşa iki İngiliz denk gelmişti. Kamp katılımcılarının çoğunluğu ya Anadolu liseli, ya fen liseli idi. Benim gibi düz liseli tek tük vardı. Tabii haliyle onların İngilizcesi bizden iyi ve yabancılarla rahat konuşmaları bizleri kasardı, uzak dururduk anlayacağınız. Biz de birkaç cümle biliyorduk ama kullanacak cesaret yoktu.

Bir gün nasıl oldu ise Libya’lı üç öğrenci ile birlikte Çanakkale Kilitbahir kalesini gezmeye gittik. Biraz Arapçadan bize kalan ortak birkaç kelimeyi kullanmış olsak da, asıl iletişimi İngilizce ile sağladık. Benim için mucize gibi bir olaydı. Az ya da çok bildiğim İngilizce’nin, Türkçe bilmeyen biri ile iletişime yardımcı olması ve bu yardımın gün boyu sürmesi şaşırtıcı idi.

Bizde şöyle bir beklenti vardır, çocuk koleje gidiyorsa İngilizce öğrenmelidir. Öğrendi ise göstermelidir. Örneğin ailecek bir araya geldiğimiz kahvaltı masasında en azında üç beş cümle ya da birkaç dakika İngilizce iletişim kurabilmelidir. Veli bunu dener, dener ama çocuktan yanıt alamaz. Alamaz çünkü dil ne günlük hayat için, ne de sınav için öğrenilir, sadece iletişim için öğrenilir. Çocuklarımız eğer ihtiyaç duyarlarsa ihtiyaçlarını görecek kadar öğrendikleri yabancı dili kullanırlar.

Geçtiğimiz hafta bu tecrübemin bir kere daha kanıtlandığını gördüm. Artı kolejine Tayvan’dan gelen Çinli öğrenciler ile bizim öğrenciler hemen kaynaştılar ve iletişim açısından hiçbir sorun yaşamadılar. Öyle ki veliler çocuklarının İngilizce biliyor olmalarına şaşırdılar. İngilizce öğrenmek bakımından daha işin başında olan birinci, ikinci sınıflar bile bildikleri birkaç kelime ile iletişim kurmaya çalıştılar.

Okullarda İngilizce iletişimi öğretebilmek için “native speaker” yani yerli konuşmacı peşinde oluyoruz. Ne diye İngiliz, Amerikalı veya Avusturalyalı olmalı anlamıyorum. Mesela Polonyalı veya İranlı niye olmasın. Önemli olan Türkçe bilmeyen biri ile iletişim kurabilmek olması gerekmez mi? Şöyle kurala boğulmamış, içinde öğretme ve denetleme kaygısı olmayan bir iletişim. Oxford yayınevinin temsilcisinden duyduğumu paylaşayım. Doğu Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında İngilizce eğitim için en büyük harcamayı Türkler yapıyormuş. Bu harcamaya karşılık en az öğrenme Türklere aitmiş.

Misafir öğrencilerin evlerde kalması üzerine kurulu bir organizasyon için Tayvanlılar haklı olarak güvenlik endişelerini dile getirdiler. Yabancı bir ülkede, aile ortamında ve yalnız olmaları bakımından bu anlaşılabilir bir endişe idi. Anlaşılmaz olan bizim ailelerin endişesi. Bir yabancıdan kendilerini ve çocuklarını koruma kaygısı görülmeye değerdi. Girişimcilik böyle bişey. Tayvanlı bilmediği ülkede sınırlı para ile ne kadar çok yer görebilirim denemesinde, biz de yabancılardan kendimizi ve çocuklarımızı nasıl koruruz derdindeyiz. Hele bizim insanımızın, çocuğunu bir grup arkadaşı ile birlikte mesela Tayvan’a doğru bir bilinmeze gönderme girişimini hiç düşünemiyorum. Bu yıl evine öğrenci misafir eden aile bulmakta biraz zorlandık ama gelecek yılın kontenjanı şimdiden doldu diyebilirim. Bizim insanımız gördüğüne inanıyor. İyi uygulama örnekleri toplumun dinamiklerini harekete geçirmek bakımından önemli.  

Tıpkı benim yaşadığım deneyim gibi, bundan sonra Artı koleji öğrencilerinin yabancı dil öğrenmek üzerine düşünceleri farklı olacaktır. Tayvanlı öğrencilerle kişisel dostlukları ve yazışmalar gerçekleşecektir. Seneye tekrarlayacağımız bu projenin organizatörü ve yürütücüsü öğrencilerin bizzat kendileri olacak…