EVİM BARK'IM

"Bark" sözcüğünün sözlük anlamına bakıyorum: Otel, park, bahçe, yapı, ev yanında doğranmayıp dövülmüş biber, tohumu ayrılmamış fiğ.

Oysa Assos ve civarında, yani Kuzey Ege köylerinin bir kısmında "bark" dendiğinde ev kertenkelesi anlaşılır.

"Evim, barkım" deyimindeki bark ile buraların evlerinin bir parçası haline gelmiş olan süleymancık, Türk keleri, ev keleri olarak da bilinen ve geceleri odaların duvarlarında ve tavanlarında sinekleri avlayan, 10-15 cm büyüklüğündeki hayvancıkların kastedildiğini düşünürdüm. Demek ki değilmiş.

Galiba süleymancıklara sadece buralarda bark deniliyor.

Türk keleri (Latincesi: Hemidactylus Turcicus) olarak da isim yapmış olan bu hayvancık özellikle hanımlarımızın korkulu rüyası haline gelmiştir. Assos'un Antik Liman olarak bilinen iskelesindeki otellerin yapımı daha yeni başlamışken ilk mütevazı otellerden birinde Fransız bayan turist odasından neredeyse çığlık çığlığa fırlayıp korku içinde süleymancıktan şikayette bulunur.

Otel sahibi bizim pişkin Hayrettin kadına sakin bir dille sorar: "Ona ne yaptınız?"

"Hiç!" der turist hanım. "Hiç bir şey yapmadım."

"Lütfen, onlara dokunmayın. Onları ben Suriye'den ithal ettim. Odadaki tüm kara sinekleri, sivri sinekleri temizliyorlar".

Bunun üzerine korkulu turist hanım sakinleşir ve korkusunu yenerek odasına döner.

Türk kelerlerinin ithal edilmesi elbette söz konusu değil. Onlar özellikle kırsal kesimde Ege ve Akdeniz Bölgelerimizin evlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Sempatik olmayışlarının dışında son derece yararlı mahluklardır. İnsanlara hiç bir tehlike arz etmezler. Zehirli hiç değillerdir. Sineklerin bir numaralı biyolojik düşmanlarıdır. Gündüzleri bir yerlerde saklanır ve görünmez olurlar; geceleri ışıklar söndüğünde ortaya çıkar ve bizleri sinek haşerelerinden korurlar. Onları zararlı sınıfına koyup öldürmeye kalkmak yapılacak büyük yanlışlardan biridir.

Emekli olduktan sonra yılın sekiz ayını geçirdiğim bahçemdeki evde tabii ki barklarım da var. Bahçede yaşamakla doğayla iç içe olmayı bir tutan biri olarak doğanın sağlıklı olmasını istemek son derece normaldir. Hem doğayı seveceksiniz ve hem de doğayı orasından burasından kırpıp kuşa çevireceksiniz, olmaz elbette.

Doğanın sağlıklı olması demek; yılanların, akreplerin, tarla farelerinin, tırtılların, yırtıcı kuşların ve hatta kenelerin varlığını kabullenmek demektir. Bu saydıklarımın dışında da diğer hayvanlar da mevcut elbet: Köstebek, çekirge, solucan, örümceklerin her çeşidi, sincap, sansar, gelincik... Hatta artan bir oranda yabanileşen ev kedileri de doğaya açılmakta. Geceleri tavuklarımı tilkinin giremeyeceği şekilde korumaya almış olmam doğaldır. Zaten on dönümlük bahçeyi yaban domuzlarına karşı sağlam bir çitle çevirmem işin başlangıcıydı.

13 senedir doğanın hiç bir zararını görmedim diyemem. Geçen yaz iki tavuğumu şahine kurban verdim. Bu sene ne olur bilemem. Fakat bahçede ben nasıl serbestçe gezebiliyorsam tavuklarım, geçen sene tavuklarımla beraber beslediğim kazlarım doğal hayatlarının tadına vardılar ve varmaktalar.

Arazide lastik çizme ve eldiven çok önemli. Yılanları faydalı hayvan sınıfında görmek çok önemli. Tarla farelerine zehirli buğdaylar koyup on fare yanında onların düşmanlarını da öldürmemek çok önemli.

Hobi bahçelerde bir yumurta dışarıdakinin en az iki misli, 1 kg domates de öyle, erik, kayısı, armut elma da öyle. Hatta daha da pahalı olabilir. Ama dışarıda satılmayan o kadar çok zevk ve mutluluk burada bedava.

Barklarıma, süleymancıklarıma, ev kelerlerime dokundurmam. Bir zümrüt kertenkelesinin karnının çok şişkin olduğunu gördüm. Galiba havuzumdaki kurbağalardan biri vardı içinde.

Doğayı sevmek güzel ama birazcık da cesaret işi galiba.