24 HAZİRAN SEÇİMLERİNE DOĞRU EKONOMİ, DOLAR VE…

Türkiye, ekonomik büyümenin pozitif ışığında ve doların önlenemez yükselişinde bir seçime gidiyor. 24 Haziran’da yapılacak olan erken genel seçime sayılı günler kala, araştırma şirketleri kamuoyunun nabzını yoklamaya devam ediyor. Meselenin anket, araştırma ve son oy oranları gibi noktalarına detaylıca temas edeceğiz.
Ancak önce ekonomi… Mevzuya direkt giriş yapmak istiyorum…
Dolar kuru üzerinden Türkiye’de ne yapılmak isteniyor?
Bu sorunun cevabı için 2002 yılına uzanalım… 2002 krizine gidilen süreçte faizler önce kademeli bir şekilde arttırıldı. Bununla da yetinilmeyerek faiz oranları yüksek bir şekilde arttırılmaya devam etti. Formül basit aslında… Faizi arttırırsanız dövizin ateşini düşürürsünüz. Ve o dönem, faiz oranları yükselince, tabii bir akış olarak yabancılar da Türkiye’ye para girişi yapmaya başladılar. 
Yüksek faiz oranları sayesinde az paralarla çok kâr ettiler. Yüksek faiz oranları ile çok kâr eden yabancı yatırımcılar daha sonra bu paraları çektiler ve fonlar aracılığıyla bankalar boşaltıldı… Hadi diyelim faiz artırımına gidildi, dolar da düşüşe geçti. Ancak yüksek faiz sadece yabancı fonlara yarar. Türkiye’nin kazancı da yüksek faizle sömürülme noktasına gelir.
Hatırlayalım; Türkiye’nin sanayiden, turizmden, tarımdan ve benzeri kalemlerden kazandığı ne varsa yüksek faizler sebebiyle yurtdışına çıkarıldı. Bu en büyük soygunlardan biriydi. Önce bizden faiz artırmamızı istediler, sonra para gönderdiler ama çok daha fazlasını cebimizden aldılar. Doğal tepkime olarak da faizler arttıkça hem özel sektörün hem de devletin rezervleri kurudu ve parayı tükettiler. Tabiri caizse resmen emdiler, sömürdüler. 

Faizi arttır, para gönder, fazlasını al, rezervleri kurut, parayı tüket. Peki ya sonra?
Uluslararası Para Fonu (IMF) devreye sokuldu ve sonrasında para vermeyi teklif ettiler, anlaşmaya zorladılar. Hedef belliydi. Türkiye’yi ekonomik olarak bağımlı hale getirmek… 
Yıl 2018 ve şimdi yine aynı senaryoyu devreye soktular. İstekleri, faizlerin artması… Türkiye’nin bir şekilde büyüme rakamlarıyla yakaladığı ivmeyi engellemek, artan kazanca yeniden el koymak, yeniden yurtdışına kaçırmak için elleriniz sıvazlıyorlar. 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu emperyal dayatmaya direniyor ve tabii olarak neler olacağını bildiğinden faizlerin yükselmesine karşı çıkıyor. Bu arada şu gerçeği de göz ardı etmeyip kabul edelim ve bilelim; bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan, faizlerin artması yönünde bir karar alsa dolarda hızlı bir düşüş yaşanacak. 
Hadi diyelim dolar düştü… Fakat bunun sonucunda ne olur? 
Bir kere faizler yükselir, dolar ciddi ciddi düşer ama…
Ama çok daha fazlası, üstelik kendi cebimizden, bizim kazancımızdan eksilir. 
Elimizden dişimizden arttırdığımızı, tek dişi kalmış yabancı fon canavarları yüksek faizle elimizden alır. 

Dolar, haşlanma sürecindeki bir kurbağadır!..
18 Nisan 2018 Çarşamba günü dolar, 4 lira 10 kuruştan 4 liraya indi. Asıl operasyon bundan sonra başladı. 1 Mayıs’tan itibaren dolar, 4 lira 10 kuruştan gününüze doğru (24 Mayıs 2018 Perşembe) 5 liraya dayanmış durumda… Yani bir buçuk aya yakın bir zamanda ortalama 1 liralık bir artış söz konusu. Oysa 2017 Ocak - 2018 Ocak arası dolardaki fark 25 kuruşu geçmemiştir. (Ocak 2017→ 3 lira 54 kuruş / Ocak 2018→ 3 lira 78 kuruş)
Haşlanma sürecindeki kurbağa hikâyesini hatırlayalım: Kurbağayı içi sıcak su dolu bir kaba atarsanız, kurbağa hemen sıçrayarak kendini kabın dışına atar. Canı yanmıştır çünkü. Oysa kurbağayı soğuk su dolu bir kaba koyarsanız orada öylece kalır. Bir tepki vermez. Ve sonra suyun ısısını yavaş yavaş artırırsanız, kurbağa bunu fark etmez. Netice olarak su kaynayana kadar kurbağa çoktan ölmüş olur… 
18 Nisan’dan bu yana soğuk suyun içine bırakıldık. Her gün kuruş kuruş artışlarla ocağın harı, demirin tavında kavrulup duruyoruz. 

Manipülasyonun iki temel sebebi…
Gelelim meselenin özüne… Bugün karşı karşıya olduğumuz dolar manipülasyonunun iki temel sebebi (siyaseten ve ekonomik kulvarda) olabilir. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seçimlerde siyaseten zor durumda bırakmak 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ekonomik bir müdahale ile faizleri arttırmaya zorlamak. 

Dün, İngiltere’nin başkenti Londra’dan Bloomberg TV’nin canlı yayınına konuk olan İngiliz ekonomist Lee Hardman, doların yükseltilmesindeki asıl amacı da itiraf etti aslında. Özetle şöyle dedi: “Hükümet politikaları değiştirsin, faiz arttırılsın. Bu ekonomiye güven sağlar. Faizler agresif şekilde arttırılsın ki dolar düşsün…”
Çok net değil mi? Yüksek faizlerle bütün rezervlerimizi tüketmek, asıl hedef olarak karışımızda duruyor. Bizleri el pençe divan yeniden IMF kapılarında bekletmek istiyorlar.

23 Mayıs gecesi, sahura doğru…

Dün gece (23 Mayıs 2018 Çarşamba) itibariyle yüklü miktarda döviz piyasadan çekildi. Doların sahura kalkmadığını biliyoruz. Ama sahurda bile dövizle oynanıyor, kuruş kuruş yükseltiliyor. Ulaştığımız bilgiler ve bize ulaşan verilere göre, çok yoğun döviz alım talebi var ve yoğun yurt dışı kaynaklı döviz alımı yapılarak ekonomik operasyon bombardımanı başlatıldığı söyleniyor. Dedik ya, sahur vakti dahî dolar yükseltiliyor. Her sabah millet uyandığında da sosyal medyada felaket senaryoları sahneleniyor. Dolar kelimesi, her gün TT listesine giriyor mutlaka… 
 
Dolar manipülasyonunun iki temel sebebi var demiştik. Bunu destekleyecek bir malumatla destekleyelim görüşümüzü: “Doların yükselişindeki temel faktör Türkiye ekonomisinin kötü olması değil. Yabancı yatırımcıların Türkiye siyasetinde Erdoğan’ı istememesidir...” (İngiliz Bloomberg TV kanalı)

Yine hatırlayalım; bu döviz operasyonu daha önce de seçim öncesi Rusya'da Vladimir Putin’e yapıldı. Putin’in oyu yüzde 60’tan yüzde 74’e çıktı…

Yani kısaca şunu net bir şekilde ifade edelim: Körü körüne Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı ne bu ülkeye, ne de Erdoğan’dan hoşlanmayanlara bir fayda sağlamaz. Ne vakit büyük tabloya bakarız, o zaman kazanırız…

KKTC üzerinden 5 milyar dolar Türkiye’den kaçtı. Haberiniz var mı?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Türkiye’den yurtdışına para kaçıranlar var’ açıklamasını hatırladınız mı? Hatırlamasanız bile sebebi belli oldu. MASAK, Türkiye’de toplanan dövizleri KKTC’deki kumarhaneler üzerinden yurtdışına çıkaran bir sistem keşfetti. Araştırmada söz konusu işlemleri yapan hesaplarda bulunan 100 milyon dolara el konurken, düzenli aralıklarla bugüne kadar 5 milyar doların bu yolla ülke dışına çıkartıldığı anlaşıldı. Uluslar arası araştırmalara göre, Türkiye’den son 2 yıl içinde 12 bin milyoner ülke dışına çıktı. Bunları tesadüfle açıklamak ise mümkün değil… Büyük bir operasyonun içerisinden geçiyoruz. 

Dolar yerine altın…

Erken Seçim gündemde yokken, 16 Nisan 2018 Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Erdoğan Global Girişimcilik Kongresi’nde, devletlerin borçlanmalarını dolarla yaptıklarını ve bu durumun sürdürülebilir olmadığı ifade ederek, altınla borçlanma teklifinde bulunmuştu.
Neden altın?.. Altın, kimyasal özelliği sebebiyle insan hayatına uygun şartlarda diğer maddelerle reaksiyona girmediği için değerini binlerce yıl koruyabiliyor. Altın, kendisi değer ihtiva ettiği için, karşılıksız basılan paralar gibi siyasi manipülasyona karşı da güvence sunabiliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, altının uluslararası işlemlerde kullanılmasını bu sebeple gündeme getirdi. Bu sistemin de çok kısa zamanda devreye gireceğini düşünüyorum. Uzmanlar, “Sayın Cumhurbaşkanı dolar yine çok arttığında; “dolar almayın, altın alın” diye tavsiye vermişti. O dönemde rafineriler altın basmaya yetişememişti. Şimdi “altınla borçlanın” tavsiyesini verdi. Vatandaş, zaten aile arasında ya altın, ya dolarla borçlanır. Bu tavsiyeyi değerlendiren şirket de mutlaka çıkacaktır. En azından maliyete bakacaktır” değerlendirmesini yapmışlardı. Bunun üzerinde düşünmek ve durmak gerektiği kanaatindeyim.

Ne yapmalıydık, ne yapmalıyız?
Yıllarca süren bu dolar sağanağında bizim ne yapmamız gerekiyordu ve ne yaptık? 
Buna da objektif bir gözle bakmak gerekiyor.
Bir sözlük yazarı şöyle diyor: “Biz bu likiditeyi bulduğumuzda yapmamız gereken şey yapısal bir takım iyileştirmeler ve uzun vadede bize para kazandıracak teknolojik gelişmeler ve know-how barındıran yatırımlar yapmalıydık. Böylece piyasada para kalmayınca da ürettiğimiz katma değerli ürünleri satabilir, ülkeyi büyütebilir ve orta gelir tuzağından sıyrılabilirdik. Eğitime, bilime, teknolojiye yatırım yapsa idik, bir Güney Kore gibi teknoloji üreten firmalarımız, ne bileyim Hindistan gibi uzay araştırmaları gerçekleştirecek bilimsel altyapımız falan olabilirdi…”
2002 yılında Güney Kore de, Türkiye ile aynı seviyede idi. Güney Kore’nin şu anki durumu ortada. Üretmeyen bir toplum, bir ülke her zaman bu girdaplardan geçer. Katma değeri yüksek teknolojiler, buluşlar ve ürünler ortaya koymalıyız. Hiçbir şey için geç değildir. Yerli ve milli olmak istiyorsak, önce işe buradan başlamak gerekiyor…