SEMAVİ EYİCE VE HAYAL KIRIKLIĞIM…

Tarihçi Prof. Dr. Semavi Eyice, 28 Mayıs 2018 Pazartesi günü 96 yaşında vefat etti. 29 Mayıs, İstanbul’un fethinin 565. yıldönümünü göremeden göçüp gitti bu fânî dünyadan… Allah rahmet eylesin. Mühim bir tarihçiydi. İstanbul, Osmanlı ve Bizans ondan sorulurdu desek yeridir. Sanat tarihçisi olduğundan birçok konuyu da harmanlayıp eşleyebilecek meziyete sahipti. Tarih ile edebiyatı bir arada kullanabilen nadide isimler arasındaydı Semavi Eyice hoca. Gençlik yıllarımda okuduğum ve hatırladığım kadarıyla, iyi bir kaleme sahip tarihçilerden olduğuydu. Sonrası… Sonrasında hiç okumadım desem yeridir. Daha doğrusu okuyamadım. O istek içimden hiç ama hiç gelmedi… 
Merak ettiniz, biliyorum. Sebebini izah edeceğim. Kendisiyle bir hatıram var. Baş başa görüşüp hasbihal etmişliğimiz de oldu… Sizi şöyle 90’lı yıllara götürmek istiyorum müsaadenizle… 
 
Halk Ekmek, İstanbul ve Dergi… 
90'ların sonuna iki kala, 2000'lerin ise henüz başı… İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) çıkarmış olduğu ve icraatlarını anlattığı bir dergisi vardı. İsmini şu an hatırlayamadığım (İstanbul Bülteni olabilir) ama isminden öte içeriğinin aklımda yer ettiği bir yayındı. Tam dergi diyemeyiz ama bir dergi-bülten formatındaydı. Belediyenin çalışmaları dışında diğer bazı güzel bilgileri de muhteva ederdi bu yayın. İstanbul hatıraları, kültür sanat haberleri, tarihten notlar, hikayeler, şiirler, kitap tanıtımları vardı…
İBB’nin bu dergisi ile tanışmam Halk Ekmek kuyruklarında oldu. Tabii o zaman cep telefonu ne gezer… Kuyruklarda zamanımızı öldüreceğimiz malayani şeyler pek mevcut değildi o vakitler… İşte o dönemlerde Halk Ekmek kuyruğunda beklerken, ekmek kulübesinin kenar köşesine konmuş o dergilerden alır, kuyrukta okurdum. Tabii ekmek sırası uzun, bekle bekle ekmek gelecek. Ekmek geldi, kasalar yerleştirilecek, kasalar yerleşti, sıra bitip de bana sıra gelecek. O yüzde ekmeğin gelmesini dört gözle beklerdik. İBB Halk Ekmek de lezzetliydi bir hayli. Fırın ekmeklerinin içi boşalmıştı sanki o dönemlerde. Ye ye doymuyordu insan. Halk Ekmek hem tok tutuyordu, hem de çok ama çok lezzetliydi. Kepekli ekmek ile bile halk ekmek sayesinde tanışmıştım. Fırınlarda pek olmuyordu. Halk Ekmekten öyle 10 tane falan da alamazdınız. Çok sıra olunca belli bir kotası olurdu. 
 
Velhâsıl…
Daha 15-16 yaşlarındayım o aralar. Kuyrukta yarım kalan sayfaları eve veya babamın iş yerine gidince mutlaka okur ve dergiyi dükkanda gazetenin yanına bırakırdım; birileri daha okusun diye. O dergileri senelerce biriktirdim, sakladım, okudum… 
Sebebi…
Sebebi, Prof. Dr. Semavi Eyice idi. İstanbul ile ilgili tarih yazıları yazardı. Akıcı ve güzeldi tüm yazıları. Hatta birçok kez aynı yazıyı okumuşluğum, yazı içerisindeki resimlere bakıp kalmışlığım vardır. Netice olarak bu yazılardan etkilenen ben, Semavi hocanın olduğu sayfaları koparıp dosyalardım. Bir kitap haline getirirdim kendimce. Bir hayli de biriktirdim bu yazılardan. Sonra döne döne okurdum. 
Bu yazılardan etkilenen ben, çocukluk hayalim olan radyoculuk, gazetecilik, televizyonculuk… artık ne derseniz adına, bir mesleğe atılınca daha lise yıllarında aklıma çok güzel bir fikir geldi. Yaşım o aralar 18 bile değildi. Öncesinde yerel bir radyoda başlayan yayıncılık hayatım, sonrasında ulusal bir radyoya; TGRT FM’e geçmemle profesyonel bir hâl almıştı. 17 yaşında ulusal bir radyoda çalışmak… Harika olsa gerek…
 
Vezneciler’de bir konak, elimde dosya…
Dedim ya, henüz 18 yaşımda bile değilim. Cesaret edip Prof. Dr. Semavi Eyice hocaya ulaştım, bir şekilde randevu aldım. Vezneciler’de tarihi su kemerlerinin ve Kalenderhane Camii’nin oralarda bir yerde adresti. Oraya vardım, tarihi bir konaktı. Tarih ile ilgili bir araştırma merkezi veya vakıftı. Devlet destekli olduğunu, kapısındaki tabeladan hatırlıyorum. Neyse… Zili çalıp içeri girdim. Tanışıp oturduk. Hal hatır sordum, kendimi detaylıca tanıttım. Ve sonra sebeb-i ziyaretime geldim. 
“Hocam” dedim ve devam ettim: “Sizin yazılarınızı İstanbul’un çıkarmış olduğu dergi bültenden okuyorum. Sizi bu vesileyle tanıdım. Okudum, yine okuyorum. Bakınız, bunları dosyalayıp kendimce bir kitap haline getirdim. İstanbul ile ilgili yazmış olduğunuz bu tarihi yazıları başkalarıyla da paylaşmak istiyorum. Ben İstanbul’un aşığıyım. Ki siz de öylesiniz… Aşık olan aşkını bir şekilde gösterebilmeli. Benim de elimden dilimden gelen radyoculuk şimdi. Program yapımcısı ve sunucuyum. İstanbul ile ilgili bir radyo programı yapmak istiyorum. Bu programın büyük çoğunluğunu sizin notlarınızla zenginleştirmek derdindeyim. Sizin isminizi de girişte ortada ve sonda belirterek, Prof. Dr. Semavi Eyice’nin notlarından derlenmiştir, deriz. Yani emeğinize, aşkınıza, derdinize bir saygı mahiyetinde… Ne dersiniz efemdim…”
Cevabı şöyle oldu Semavi hocanın: “Şimdi çok güzel söylüyorsunuz, haklısınız. Ama her şeyin bir karşılığı var. Orada bunları anlatın ama benim kazancım ne olacak? Benim yazılarımdan kitaplarımdan başka bir şeyim yok. (Etrafındaki kitapları göstererek) Bakın bunları satıp edip veya birileri alırsa ben geride bir şeyler böyle bırakacağım. Anlatabiliyor muyum?..”
 
Boynum bükük, kalbim buruk…
Anlatabilmişti. Ben de anlamıştım ne demek istediğini… Bilgi çok değerli, önemli bir emeğin sonucu ortaya çıkan bir birikim… Elbette entelektüel bilginin bir karşılığı olacak. Ama benden değil… Benim bu işten maddi bir beklentim olmadığını, sponsorum dahi bulunmadığını, İstanbul aşığı, mesleğe yeni başlamış genç ve girişken bir kişi olarak bu işe el attığımı söylesem de… Oysa haberi olmadan da o yazılara takla attırır veya birebir aynısını radyoda programı olarak hazırlayabilirdim. Kimsenin de ruhu duymazdı. Ne telif, ne hak, ne hukuk… Ama yapamazdım. Emeğe ve bilgiye saygıyı ergen de olsak öğrenmiştik o yaşlarda. 
Ve… Olmadı… 
Cebimde heybemde Semavi hocaya verebilecek kadar ne param vardı, ne de sponsor bulabilecek bir tecrübem. Boynum bükük, kalbi buruk çıkıp gittim oradan… Ardıma bile bakmadım… Sessizdim, iç çekmekle meşguldüm. Kırılmıştım…
Vezneciler’in dar sokaklarından geçerken, Semavi Eyice’nin İstanbul yazılarını da harf harf, kelime kelime, cümle cümle, sayfa sayfa arkamda bırakarak, ait oldukları yere teslim ediyordum kendimce… 
Henüz radyoculuğa yeni başlamış, kitap okuma, araştırma derdimin doruklarındayken yaşamış olduğum bu hayal kırıklığı aradan geçen 18 seneye rağmen hâlâ dün gibi… Belli başlı dost meclislerinde bu hatıramı anlatmışımdır. Ama Semavi hoca vefat edince sosyal medya hesabımdan hem rahmet dileyeyim, hem de bir mesaj yazayım derken bu yazı ortaya çıktı… 
 
Uzaktan sevmek…
Ha bu arada… Ne derseniz deyin adına ama Semavi Eyice’nin yazılarını o gün bu gündür hiç okumadım. Dosyaladığım yazıların dahi şu an nerede olduğunu bilmiyorum. Ne bir yazısını ne bir kitabını okudum o görüşmeden sonra. Kırılmıştım çünkü. İstanbul ve tarih sevgisi olan bir genci parayla sınamak… Sanırım bu imtihanı veremedim. Tek satır yazısına dahi bakmadım. Ama siz bana bakmayın, Semavi hocayı okuyun. İstanbul’u bilmek, anlamak, tanımak, âşık olmak istiyorsanız, okuyun… Bazı insanları birebir tanımak için de çok çaba sarf etmeyin. Uzaktan sevmek ve o kişi/kişilere hayran olmak en iyisidir belki… En azından siz onu seviyorsunuzdur ve o da sizi seviyor/sevebilir diye düşünürsünüz. Bunu düşünmek bile mutlu eder insanı… 
Kalın sağlıcakla…