KENDİ OTOMOBİLİMİZ

Otomobille insanımızın ilk tanışması Sultan Abdülaziz zamanında olmuştur. İngiliz Kraliçesi Victoria’nın zamanın Sultanına hediyesidir o otomobil. Sebebi de İngilizlere İstanbul’da bir Anglikan kilisesi yapımına izin verilmesi ve uygun bir arsanın tahsis edilmesiydi.
19. Yüzyıl otomobilleri şekil olarak at arabalarını andırırlardı. İçi dışı kolay görünen, bugünkü yüksek teknoloji ürünü otomobillere göre oldukça basit yapılı, adeta basit bir motoru olan fayton gibiydiler.
Her şeye din gözlüğüyle bakan zamanın halkı hemen o atsız, öküzsüz hareket eden araçta şeytanları, cinleri gördü ve tepkisini de ona göre koydu. İstanbul’un insanları o “şeytan icadından” korkmuşlardı. Sokakta görenler vızık vızık kaçıyorlardı.
Sonunda Şeyhülislam fetvasını verdi ve o şeytan icadı Sarayburnu’ndan denize atılarak idam edildi. İlk otomobilimiz böylece ait olduğu şeytana iade edilmiş oldu.
2016 yılına geldiğimizde biz o şeytan icadına alıştık. Karayollarımız onlarla doldu taştı. Hemen hemen tüm kız-erkek kentli gençlerimiz, kırsaldaki tüm erkek gençler sürücü belgesi sahibi oldular.
Sadece Denizli ilinde şu anda 355 Bin civarında kayıtlı araç var. Türkiye genelinde ise bu sayı 20 Milyonun üstünde. Bu sayıya traktörden iş makinalarına kadar her tür motorlu araç dahil. Otomobillerden de en yeni modeller sokaklarımızda. Dünyanın her ülkesinden ithal edilirken Türkiye’deki lisanslı yerli imalat ve ihracat da çok önemli rakamlara ulaştı.
Daha 1950 yılında –Ankara gibi bazı kentler dışında- koskoca Anadolu karanlık bir köydü. Bırakın ilçe merkezlerini, yolu olmayan il merkezleri bile vardı. Köylerin önemli bir kısmında ilk okul bile yoktu. Okuma-yazma oranı nüfusun yarısına ancak ulaşabilmişti.
Asfalt yol ne kadardı o tarihlerde bilemem ama kesinlikle son derece azdı. Çanakkale ilinde ilk gördüğüm asfalt yol Gelibolu’daydı. İskeleden kasaba içine doğru şöyle belki 50-60 m kadar asfalt döşenmişti. Onu da oradaki kolordunun yaptığını düşünüyorum.
Bugünkü iktidarın “bölünmüş yol” politikasını son derece doğru buluyorum. Umarım karayolları personelini de geliştirmeyi devam ettirebilirler.
Tüm dünyada otomobil sayısı giderek artıyor. Ona bağlı olarak trafik kazaları da artmakta. Biz istatistik yapmada Batı ülkeleri kadar hızlı değiliz. Geçen 2015 yılına ait rakamları henüz bulamadım ama bir önceki 2014 boyunca Bir Milyon İki Yüz Bine yakın trafik kazasında 3.500 kişi kaza yerinde ölmüş. 285 Bin kişi de hafif veya ağır yaralanmış. Olay yerinde hemen ölenler kadar yarası ağır olanlardan da kısa zaman sonra ölenler olmaktadır. Saat başı trafikte bir insanımızı kaybettiğimizi sanıyorum.
Ama otomobilin cazibesi –masraflarının çokluğuna rağmen- o kadar çok ki onun yeri başka türlü doldurulamamakta. Yeni otomobillerin konforu heveslerimizi körüklemeyi sürdürüyor.
Otomobil sektörü de hem işyeri olarak ve hem de onun ticaretinde o derece büyük ki yerinin doldurulması asla mümkün değildir.
Teknolojisine gelince, benzin-mazot-gaz motorlarından elektrik motoruna geçiş dönemini yaşadığımızı görüyoruz. Petrolün hala nispeten “ucuz” oluşu geçiş dönemini uzatmaktadır.
Türkiye’nin kendi markasını üretme gayretlerini ve bu yönde yapılan devlet teşvikini elbette onaylıyor ve sevindirici buluyorum. Kendi lisansımızın olacağı otomobil mutlaka yeni teknoloji, yani elektrik motoru (ve hibrit) kullanacaktır. Teknik elemanlarımızın içinde bu iddialı girişimin üstesinden gelebilecekler mutlaka vardır. Hazırlıkların ne safhada olduğunu bilmiyoruz. Umarım azimle devam ediliyordur.
İyi bir teknik eğitime sahip olsaydık, örneğin Güney Kore gibi, çok daha önceleri iddialı projeler de ele alınırdı.
Teknik muayenelerin (TÜV-Türk) yapılmasında seçilen bu sistemin eskiye oranla çok daha kaliteli olduğu aşikar. Devam ettirilebileceğini umuyorum ve herhangi bir yetkilinin hoşuna gitmediği için dejenere edilmesinden de korkuyorum.
Trafik ölülerimizi –maalesef- kanıksamış durumdayız. Trafik kurallarının varlığı bizdeki ölü sayısını azaltmıyor. Cezaların her yıl belli bir oranda artırılması da çare değil. Olan kurallara uyulmasının sağlanabilmesi için bize gerekli olan bir “hukuk devleti”dir. Olan yasa ve yönetmelikleri uygulayabilme yetisini kaybetmişe benziyoruz. Madem TC Hükümetleri bu basit denetim işini –zabıtaya serbesti vermediği için- yapamıyor, o halde onun da yabancı işbirliği içinde yeniden düzenlenmesinde fayda görürüm.