19. YILINDA MARMARA DEPREMİ (1)

Birkaç gün sonra Gölcük’te meydana gelen ve yüzyılın felaketi olarak adlandırılan 17 Ağustos Depremi’nin 19. Yıldönümünü anacağız. 19 yıl önce neler yaşandığını, nereden nereye geldiğimizi, neleri başarıp neleri başaramadığımızı bu hafta boyunca yoğun bir şekilde konuşacağız ve tartışacağız. Gerek ulusal, gerekse de yerel basında çok sayıda uzman ve yetkili isim deprem konusunda sorulan sorulara cevap verecek; 19 yıldır yaptığımız gibi.

Geçen sene yine bu köşede 17 Ağustos’un yıldönümünde benzer şeylerden bahsetmiş ve geçen zaman içinde geldiğimiz noktanın bir değerlendirmesini yapmıştık. Gelinen noktanın yeterli olmadığını belirtmiş ve atılması gereken pek çok adım olduğundan bahsetmiştik. Geçen bir yılda sözünü ettiğimiz başlıklar ile ilgili hiçbir somut adım atılmadığını ifade etmemiz gerekiyor. Bırakın bu konuda bir şeyler yapmayı, imar barışı gibi uygulamalar ile riskli binaların sisteme dahil edilmesine sebep olacak adımlar attığımızı görüyor ve yarın meydana gelecek büyük bir depremde affedilen bu binaların akıbetinden endişe duyuyoruz. Ne yazık ki bir gün kapımızı çalacak olan, ama hangi gün olduğunu bilmediğimiz bu deprem gelene kadar bizim söylediklerimizin ve uyarılarımızın bir anlamı olmayacak görünüyor. Aslına bakarsanız her sene bunları konuşmak, sadece depremlerin yıldönümlerinde ya da yeni bir deprem olduğunda bu konuları ele almak ve sonrasında hiç bunları konuşmamış, tartışmamış gibi bildiğimizi okumaya devam etmek, toplumdaki duyarsızlaşmanın önemli sebeplerinden biri bana göre. Yıllardır her 17 Ağustosun yıldönümünde şehrin meydanlarında, AVM’lerinde açtığımız stantlara ve fotoğraf sergilerine, AFAD ile birlikte yaptığımız etkinliklere, düzenlediğimiz toplantılara vatandaşın ilgisizliğini görünce, bu duyarsızlık sorununun tüm ülkeyi ilgilendiren bir sorun olduğunu fark ediyorsunuz. Bütün bunlara rağmen bu yolda mücadele etmeye devam etmemiz, konunun ciddiyetini bıkmadan usanmadan anlatmamız gerekiyor.

“SAYIN BAŞKAN YAŞANAN ACILARIN VE SIKINTILARIN UNUTULDUĞUNDAN DERT YANIYOR”
Geçen sene kasım ayında İnşaat Mühendisleri Odası olarak Büyükşehir belediyemiz ile birlikte düzenlediğimiz bir etkinlik ile hem 12 Kasım 1999 Düzce depremini, hem de 19 Kasım 1717’de meydana gelen Büyük Denizli depremini andık. Amacımız bu büyük depremlerin ışığında Denizli’nin konuşulmasına ve tartışılmasına vesile olmak idi. Konuğumuz Gölcük ve Düzce depremleri sırasında Gölcük Belediye Başkan yardımcılığı görevini yürüten, halen de Gölcük Belediye Başkanlığı görevine devam etmekte olan Sayın Mehmet Ellibeş idi. Büyük depremin öncesinin, deprem anının ve o günden bu güne dek yaşanan süreçlerin canlı bir tanığı olması bakımından Sayın Ellibeş’in tecrübeleri önemliydi. Dinlediklerimiz Gölcük özelinde yapılanların bile aslında yeterli olmadığını ve depremin acılarını bu kadar derinden yaşamış bölgelerde dahi gereken derslerin alınmadığını bize gösterdi. Sayın başkan yaşanan acıların ve sıkıntıların unutulduğundan dert yanıyor ve bu kadar acıya tanıklık etmiş bölge insanının duyarsızlığı karşısında yaptıkları mücadeleyi bize aktarıyordu. Sayın Ellibeş’i dinlerken vatandaşın ve Ankara’nın desteği olmadan bu türden bir mücadelede sonuç almanın ne kadar zor olduğunu düşündüm.


“HEPSİ SUÇLUDUR”

O gün o toplantıda ben de bir sunum yaptım. Gölcük depreminde yerle bir olmuş onlarca binanın yer aldığı havadan çekilmiş bir fotoğrafı izleyicilerle paylaşmış ve şu soruyu sormuştum. Sizce bu manzaranın ortaya çıkmasından kim sorumludur? Bu soruyu sorduktan sonra da muhtemel sorumluları aşağıda belirttiğim şıklar ile sıralamaya çalışmıştım.

  1. Ortaya çıkan manzaradan inşaat mühendisi sorumludur. Yanlış hesap yapmış ve binaların yıkılmasına sebep olmuştur.
  2. Müteahhit suçludur. Proje doğru olsa dahi imalat hatalıdır. Bu yüzden bu yıkım gerçekleşmiştir.
  3. Yapı denetim suçludur. Binanın yapım sürecini denetlememiş, kontrol etmemiş ve yıkıma sebep olmuştur.
  4. Vatandaş suçludur. Binasını yaptırırken de, evini satın alırken de tek kriteri ucuzluktur. Nerede kalitesiz mühendis ve müteahhit varsa bulmuş ve ucuzluk pahasına kaliteden ve güvenlikten vazgeçmiştir.
  5. Hepsi suçludur. Bu yıkımın ortaya çıkmasında hepsinin suçu veya sorumluluğu vardır.

Kolayca anlaşılacağı gibi doğru şık e şıkkıdır, ortada bir tek suçlu yoktur ve bu suçta herkesin payı vardır. Başka bir ifade ile söz konusu olan bir suç ortaklığıdır. Bu yaklaşımın bizim geçmiş reflekslerimizle çok da uyuşmadığını söylememiz gerek. Kolay olan ve bizim de her zaman yaptığımız şey kısa yoldan bir suçlu bulmak, bütün sorumluluğu bu günah keçisine yüklemek ve aynı yanlışlarımızı yapmaya devam ederek sorunu ötelemektir. 17 Ağustos depreminin ardından yaşadığımız Veli Göçer örneğinde olduğu gibi.

Elbette ki yukarıda saydığım şıklara ilaveler yapmak ve başka sorumlular bulmak mümkündür. Fakat asıl anlatmak istediğim deprem afeti ile mücadelenin birkaç kişi ya da meslek gurubunu ilgilendiren bir sorun olmadığını gösterebilmek. Başarıya ulaşmak ve bu bataklığı kurutmak için farklı açılardan ve farklı disiplinlerin gözünden bu probleme bakmamız gerekiyor. Amacım bir yazı dizisi ile bir tek boyuttan oluşmayan bu probleme ışık tutmak, her bir şıkkın ardında yatan problemin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmak. Bugünkü yazımda mühendis neden hata yapmaktadır konusuna değinmeye çalışacağım. Önümüzdeki günlerde ise diğer şıkların nedenleri üzerinde durmaya devam edeceğiz.

MÜHENDİS NEDEN HATA YAPMAKTADIR?
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; sorun gençlerimizin mühendis unvanı almasından çok önce, mühendis adayı olarak üniversite sıralarına oturması ile başlıyor. Üzülerek belirtmeliyim ki devletimizin esas önceliği daha kaliteli inşaat mühendisi yetiştirmek değil, ne yazık ki önceliğimiz daha çok inşaat mühendisi yetiştirmek. Bugün odamıza kayıtlı inşaat mühendisi sayısı yaklaşık olarak 110,000 civarında. Bununla birlikte her sene 12,000’e yakın gencimiz mezun olarak bu inşaat mühendisi ordusuna dâhil oluyor. Kabaca bir hesapla yaklaşık 10 sene sonra bugünkü inşaat mühendisi sayısının iki katına ulaşacağımızı öngörmek mümkün. Ülkemizde 2005 yılında inşaat mühendisi mezun eden programların sayısı 40 iken, bugün bu sayı 115. Bugün ulaştığımız rakamlar çok kısa bir zaman sonra kişi başına düşen mühendis sayısında Amerika Birleşik Devletlerinin iki katına ulaşacağımızı gösteriyor. Peki bu bizi Amerika Birleşik Devletlerinden daha iyi bir mühendislik ülkesi haline getiriyor mu? Ne yazık ki hayır. Gelinen nokta kalite ve kantite arasındaki farkı anlayamadığımızı gösteriyor.

Üzülerek ifade etmeliyiz ki yeni açılan pek çok inşaat mühendisliği bölümünün ne sınıflarının, ne de laboratuarlarının kapasitesi kaliteli bir eğitim vermeye müsait değil. Bugün bırakınız deney yapmayı, bir deneyin nasıl yapıldığını dahi göremeden mezun olan mühendisler ve bu gençleri mezun eden bölümler var. Üç veya dört öğretim üyesini bir araya getirerek açılan inşaat mühendisliği bölümleri, her şehre bir üniversite sloganı ile kurulan üniversiteler “Mühendis neden hata yapıyor” sorusuna sanıyorum cevap veriyor. Gelinen noktanın ve yürütülen bu yanlış politikanın mühendislik mesleğini asgari ücrete mahkum ettiğini üzülerek görüyoruz. Bütün bu olumsuzluklara ve sınırlı imkânlara rağmen işini hakkıyla yapmaya gayret eden ve uluslararası akademik çalışmaları ile ülkemizin saygınlığına katkı sağlayan üniversitelerimizin de hakkını teslim edelim.

Mühendisin hata yapmasının ardında yatan bir diğer önemli sorun, mühendislik mesleğini ve mesleğin yetki sınırlarını düzenleyen yasal mevzuattan kaynaklanıyor. 1938 yılında yürürlüğe giren ve 4 yıllık lisans eğitimini tamamlayan herkese imza yetkisi veren 3458 sayılı Mühendislik ve Mimarlık Kanunu, mühendisin kendisini geliştirmesine ve yetkinliğini arttırmasına engel oluyor. 4 yıllık üniversite eğitimini tamamlamış olan her mühendise, neredeyse 50 yıl sürecek meslek hayatı boyunca imza yetkisi veren bu yasal düzen, iyi bir mühendis olmak için çaba harcamayı ve mücadele etmeyi gereksiz hale getiriyor. Bugün gelişmiş ülkelerin pek çoğunda üniversite diploması kişinin sadece mühendislik eğitimi aldığını göstermekte, fakat diploma imza yetkisi anlamına gelmemektedir. Bu gibi ülkelerde mühendisin proje hazırlayabilmesi ve imza yetkisine sahip olabilmesi için mesleki faaliyetini devam ettirmesi, bilgilerini güncellemesi ve bu konudaki yetkinliğini ispatlaması gerekmektedir. Mühendislik gibi yaparak öğrenilen bir meslekte hataları en aza indirmek için kendini geliştiren, mezun olduktan sonra yetkinliğini ve tecrübesini arttıran mühendislere imza yetkisi veren yasal düzenlemeleri acilen hayata geçirmemiz gerekiyor. Türkiye gibi bir deprem ülkesinde bunun bir seçenek değil zorunluluk olduğunu artık görmeliyiz. Üniversitelerimizin durumundan bahsederken ülkemizde hızla artan mühendis sayısının getirdiği problemlere zaten değinmiştik. Bu mühendis enflasyonuna bir de yasal yetki boşluğu eklendiği zaman “Mühendis neden hata yapıyor” sorusunun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor.

Peki ne yapmak gerekiyor? Öncelikle üniversitelerimizin piyasaya bu kadar çok mühendis pompalamasına engel olmak ve kontenjanları düşürmek gerekiyor. Daha çok mühendis yetiştirmeyi değil, daha iyi mühendis yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim politikasına dönmemiz gerekiyor. Diploması olan herkesin imza yetkisine sahip olmasına imkan veren mevcut yasal düzeni değiştirmemiz ve imza yetkisini sadece ve sadece mesleki yetkinliğini ispat eden mühendislere vermemiz gerekiyor.

YARIN (MÜTEAHHİT NEDEN HATA YAPMAKTADIR SORUSUNA CEVAP ARAYACAĞIZ…)

YORUM EKLE
YORUMLAR
Hasan Karaıslı
Hasan Karaıslı - 1 yıl Önce

Detaylı ve çok.güzel bir anlatım. Felaketleri tek bir bakış açısıyla değerlendirmemek lazım. Geniş bir perspektiften bakarak; bütün nedenleri ortaya koymamız lazım. Deprem olsun, sel olsun veya başka bir afet olsun insanlara zarar.verirken; insanoğlunun ihmal ve hatalarını tek tek tesbit etmek gerekmektedir.
Depremdeki binaların yıkılmasının tek bir sebebi yoktur. En az üç beş etken ve hata bir araya gelerek binanın yıkılmasına.sebep olur. Bunlar.tek tek değerlendirilmeli ve buna göre.tetbirler.alınmaldır. En önemlisi.de insan hayatının bütün gerekçelerden ve menfaatlerden daha kıymetli olduğudur.