20. YILDÖNÜMÜNDE MARMARA DEPREMİ

Bugün 17 Ağustos Gölcük depreminin 20. Yıldönümü. 20 yıl bazı şeyleri başarmak için oldukça uzun bir süre. Ama öte yandan riskli binalarının hepsini ortadan kaldırabilmek, fakat daha da önemlisi zihinsel bir dönüşümü tam anlamıyla gerçekleştirebilmek için yeterli değil. Zaten gelmiş olduğumuz noktanın da bizleri tatmin etmeyişi bunu gösteriyor.

Geçen 20 yıl içinde pek çok şey konuşuldu. Pek çok düzenleme yapıldı, mevzuatlarımız ve yönetmeliklerimiz yenilendi. Fakat bir türlü hata yaparak, deneme-yanılma yöntemi ile öğrenme alışkanlığımızdan vazgeçemedik. Bir taraftan yapı denetim sistemini getirirken, diğer taraftan bu sistemi müteahhitlerin vicdanına teslim ettik. Bir taraftan kentsel dönüşüm yasaları çıkarırken, diğer taraftan imar barışı gibi uygulamalar ile yaptıklarımızı yerle bir ettik. Çünkü yasaları değiştirsek de anlayışımızı değiştiremedik. Deprem konusuna bakışımız ve toplumsal duyarlılığımız konusunda mesafe kat edemedik. 20 yıl önce asrın felaketi diye tarif edilen bu acıyı yaşayan, depremden en fazla etkilenen ve 20 yıl önce analarını, babalarını, kardeşlerini ve sevdiklerini kaybeden insanların bile o gün yaşananları unutması ve eski hatalarını tekrar etmeye başlaması bu kanıksamanın acı bir göstergesi. Demek ki sorun mevzuatlarla, yasalarla çözülecek kadar basit değil. Çözüm zihinsel dönüşümü gerçekleştirebilmekte. Bu dönüşüm gerçekleştiği zaman sanıyorum gerisi kendiliğinden gelecek. Aksi taktirde “mış gibi yapmaya”, bir elimizle yaptığımızı öteki elimizle yıkmaya devam edeceğiz.

İSTANBUL’UN BAŞINA BÖYLE BİR FELAKET GELSE NE YAPARIZ?

Peki bu iş gerçekten bu kadar önemli mi? Acaba biz ve bizim gibiler bu deprem konusunu biraz fazla mı abartıyoruz? Gelin isterseniz bugün ülke gündemini meşgul eden ve her gün konuştuğumuz konuları bir an için unutalım. İçinden geçmekte olduğumuz ekonomik krizi, Suriye’de, Kuzey Irak’ta yaşadığımız sorunları, PKK-PYD ve FETÖ gibi tehditleri, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta yaşadığımız kuşatılmışlık sorunlarını, S-400 krizini, F-35 krizini, hepsini bir kenara bırakalım ve 20 sene önce Gölcük’te meydana gelen o büyük depremin İstanbul’un kapısını çaldığını düşünelim. Ne yaparız? Bu kadar çok ve derin problemle uğraşırken böyle bir felaket ile karşılaşsak ne yaparız? Türkiye ekonomisinin ve ticaretinin yarısından fazlasını kontrol eden, 15 milyondan fazla insanın yaşadığı İstanbul’un başına böyle bir felaket gelse ne yaparız?

Sizce bunları dile getirerek felaket tellallığı mı yapıyorum? Asla gerçekleşme ihtimali olmayan bir kâbus senaryosu mu çiziyorum? Hayır, öyle yapmıyorum. On yıllar içinde bu kâbusun kapımızı çalmasının çok ama çok güçlü bir olasılık olduğunu artık biliyoruz. Bilimsel veriler bunu söylüyor. Tarihsel kayıtlar, 1509’da meydana gelen ve tarihte “küçük kıyamet” olarak isimlendirilen deprem, 1766’ da meydana gelen büyük İstanbul depremi söylediklerimizin bir senaryodan daha fazlası olduğunu ispatlıyor. Sözün özü uydurma bir felaket senaryosundan değil, gerçek bir tehditten bahsediyoruz.

SADECE YASALARI DEĞİŞTİREREK ÇÖZÜLEBİLECEK BİR SORUN DEĞİLDİR

Sorumuza geri dönelim. Bu deprem bunca problem ve sorun ile boğuştuğumuz böyle bir dönemde yarın İstanbul’un kapısını çalsa ne yaparız? Sanıyorum pek bir şey yapamayız. Binlerce canımızı, vatan evladımızı böyle bir depremde kaybederiz. Fabrikalarımızı, binalarımızı ve altyapılarımızı kaybeder ve muhtemelen yüz milyar doları aşan maddi kayıplar yaşar. Ülke olarak toparlanabilmek, yaralarımızı sarabilmek için belki on yıllar boyunca mücadele etmemiz, çalışmamız gerekir. Yukarıda saydığım ve bugün ülke gündemini meşgul eden güvenlik ve beka sorunlarını bir tarafa bırakmak zorunda kalır, gelmiş olduğumuz aşamaları dahi kaybederiz. Pek çok konuda ve cephede geri adım atmak zorunda kalırız. O yüzden biz diyoruz ki deprem bu ülke için bir ulusal güvenlik sorunudur, ulusal bir tehdittir. Ve geçen 20 yıl bize göstermiştir ki bu sorun kafaları değiştirmeden, zihinsel bir devrim ve dönüşüm gerçekleştirmeden, sadece yasaları değiştirerek çözülebilecek bir sorun değildir. Bir taraftan kentsel dönüşüm yaparak riskli binaları dönüştürmeye çalışırken diğer taraftan imar barışı yaparak binlerce riskli binayı sisteme dahil etmek bu işin ciddiyetini de, özünü de kavrayamadığımızın ispatı değil midir? Bu tür düzenlemeler bırakın halk nezdinde bu zihinsel dönüşümü gerçekleştirmeyi, yöneticilerimizin dahi bu konunun ciddiyetini anlamadığının ve bu işe inanmadığının bir göstergesi değil midir?

KISACASI DAHA YAPILACAK ÇOK İŞ VAR

Geçtiğimiz yıl Gölcük depreminin yıldönümü anısına 3 gün süren bir yazı dizisi ile sorunları ve sebeplerini ele almış, atılması gereken adımları dilimiz döndüğünce açıklamaya çalışmıştık. Konuya ilgi duyanlar bir yıl önce yapmış olduğumuz paylaşımlarımıza ulaşabilirler. Her sene aynı şeyleri tekrar tekrar dile getirmek istemiyorum ama problemlerimizin büyük bir çoğunluğunun hala yerli yerinde durmaya devam ettiğini ifade edelim. Bu yazılarımızda mühendislik anlayışımızın, yapı denetimin sisteminin, mevzuatın, müteahhitlik kurumunun, eğitim sistemimizin sorun üreten yapısına dikkat çekmeye çalışmış ve alınması gereken önlemlerden bahsetmiştik. Geçen bir yıllık süre içinde yapı denetim sisteminde yapılan düzenlemelerden başka bir adım ne yazık ki atılmadı. Bizler yapı denetim sisteminin özerk ve güçlü hale getirilmesini sağlayacak bu tür düzenlemeleri destekledik ve desteklemeye de devam edeceğiz. Ama yine de yapı denetim sisteminin ıslahı yönünde atılmayı bekleyen pek çok adım var, imzacılık gibi mesleki etik ile bağdaşmayan eski ve kötü alışkanlıklarımız var. Kısacası daha yapılacak çok iş var.

AMA VATANDAŞIMIZIN İLGİSİNİ ÇEKMEYİ BAŞARAMADIK

Pek çoğu mesleki detaylar içeren bu türden tespitlerimizin yanı sıra çok önemli gördüğüm bir başka konuya özellikle değinmek istiyorum. Tecrübelerimiz ve yaşadıklarımız gösteriyor ki insanımız, vatandaşlarımız ve hatta yöneticilerimiz deprem gerçeğine gereken önemi ne yazık ki vermiyor. Bu konunun hem can güvenliğimizi, hem de ulusal güvenliğimizi tehdit eden bir sorun olduğunu fark edemiyor. Geçmiş yıllarda bu konu ile ilgili çok sayıda televizyon programına katıldık, köşe yazıları yazdık ve etkinlikler düzenledik. İnşaat Mühendisleri Odası olarak konunun önemini anlatmaya çalıştık. İnsanımıza ulaşabilmek için yeri geldi AVM’lerde sergiler açtık, yeri geldi sokaklarda broşür dağıttık. Ama vatandaşımızın ilgisini çekmeyi başaramadık. Bugün Acıpayam’da ve Bozkurt’ta meydana gelen depremler sonrasında evlerine giremeyen depremzedelerimizin halini gördükçe, vatandaşlarımızın deprem olmadan önceki ilgisizliğini ve isteksizliğini hatırlıyorum. Sanıyorum hiçbirisi televizyonlarda seyrettiği bu türden bir felaketin bir gün kendisinin de kapısını çalabileceğini düşünmüyordu. Umarım öğrenmek ya da hatırlamak için 17 Ağustos 1999’da ödediğimiz türden ağır bedeller ödemek zorunda kalmayız.

TATBİKATLARLA ÇOCUKLARIN BEYNİNE DEPREM GERÇEĞİNİ ANLATMALIYIZ

Peki ne yapmak lazım? Geçtiğimiz 20 yılda gördük ki zorla, yasayla, kanunla olmuyor bu işler, olamıyor. İnanmadığınız bir konuda iki ileri, bir geri adımlar atarak, sürekli bedel ödeyerek başarılabilecek işler değil bunlar. O yüzden anlamak lazım, anlatabilmek lazım. Bugün Japonya’da ilkokuldan başlayan eğitimlerle, tatbikatlarla çocukların beynine deprem gerçeğinin kazınmasının altında yatan sebep de bu zaten. O yüzden gelecek 20 yılda hedefimiz yasaları değil, kafaları değiştirmek olmalı. Hedefimiz yasalarımızın sayısını arttırmak değil, bilinçli insanlarımızın sayısını arttırmak olmalı. Bu gerçeği uzun bir süreden beri görüyor ve dile getiriyoruz. Toplumu ve özellikle de gençleri bilinçlendirmek için, deprem gerçeğini anlatabilmek için eğitmemiz gerektiğini söylüyoruz. Ama söylemek yetmiyor. Bu konuda sistemimiz, yöntemlerimiz, kadrolarımız, projelerimiz, bütçemiz ve işi bu olan kurumlarımız olması gerekiyor. Bu yüzden de son birkaç yıldır şehirlerimizde “Afet Eğitim Merkezleri” kurulması gerektiğini dile getiriyoruz. Uzun süredir belediyelerimizin bu konuda adım atması gerektiğini, Denizli olarak Türkiye’ye örnek olacak bir başarı hikâyesi yazabileceğimizi ifade ediyoruz. Gençlerimizi ve emeklilerimizi İstanbul’a, Çanakkale’ye, Bursa’ya götürdüğümüz gibi Afet Eğitim Merkezimize de taşıyabileceğimizi, eğitebileceğimizi ve birkaç yıl içinde binlerce eğitimli ve bilinçli insan yetiştirebileceğimizi düşünüyoruz.

DENİZLİ AFET EĞİTİM MERKEZİ’NE DESTEK VERMEYE HAZIRIZ

Bugün Çardak’ta ve Acıpayam’da ne yapacağını, nereye gideceğini bilmeyen endişe ve panik içindeki vatandaşlarımızı gördükçe, insanımızı deprem ve afet konusunda bilgilendirmenin ve bilinçlendirmenin ne kadar önemli bir konu olduğunu bir kere daha anladık. Neyse ki yapmış olduğumuz çağrıların karşılık bulduğunu görmekten dolayı mutluyuz ve umutluyuz. Büyükşehir Belediye Başkanımız sayın Osman Zolan’ın seçim döneminde kamuoyu ile paylaşmış olduğu 258 proje vaadi içinde “Denizli Afet Eğitim Merkezi” projesini 9. sırada görmekten dolayı büyük mutluluk duyduk. Geçen hafta odamızın da davetlisi olduğu Merkezefendi Belediyesi stratejik plan toplantısında paylaşılan stratejik hedefler içinde Afet Eğitim Merkezinin de yer aldığını görünce daha da umutlandık. İnşaat Mühendisleri Odası olarak belediyelerimizin bu konuya sahip çıkmalarını çok ama çok önemli buluyoruz ve destekliyoruz. Bu merkezin büyükşehir ve ilçe belediyelerimizin ortak vizyonu ve misyonu içinde sahiplenilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Belediye başkanlarımız ile irtibat halinde olarak konuyu takip etmeye devam edeceğimizi belirtmek istiyoruz. Hatta bu konuyu görüşmek üzere büyükşehir belediye başkanımıza randevu talebimizi ilettik. En kısa zamanda kendisi ile bir araya gelmeyi ve İnşaat Mühendisleri Odası olarak gereken desteği vermeye hazır olduğumuzu dile getirmeyi umuyoruz.

DEPREMİ OLUNCA HATIRLIYORUZ

Artık sadece deprem olduğu zaman depremi hatırlayan bir toplum olmaktan çıkmak zorundayız. Artık kısa vadeli hedeflere yatırım yapmaktan vazgeçmeli ve bizi yarınlara taşıyacak fidanları dikmek ve yetiştirmek için bir şeyler yapmalıyız. Deprem olduğunda ne yapacağını bilmeyen, panik ve endişe içindeki kalabalıkları bilinçli ve eğitimli neferlere dönüştürecek kurumlara, eğitim merkezlerine sahip olmalıyız. Yerelde yazacağımız başarı hikâyeleri ile bu konunun devlet politikası haline gelmesine katkı sağlamalıyız. Geçen yıl da özellikle altını çizdiğimiz gibi “Deprem, devletin kırmızı kitabı içinde ulusal tehdit olarak yerini almak zorundadır”. Artık bunun bir seçenek değil zorunluluk olduğunu görmek durumundayız.

YORUM EKLE