80 YAŞINI KUTLARKEN

80 sene önce dünyaya geldiğimi bugün gururla söyleyebilirim. 80 benim yaşım. Şöyle bir düşündüğümde 80 yılı geride bırakmak kolay oldu. Seneler kendiliğinden gelip geçtiler; ben sadece figüran olarak küçük roller oynadım.

Çoğu zaman da sadece seyrettim. Rol sırası bana geldiğinde birkaç cümle söyleyip seyircilerin gözüne batmamaya dikkat ettim. Seyirci alkış da tutabilir, yuh da çeker. Alkış iyi de, ya yuhalarsa, ıslıklarsa veya taşlarsa... İşte o zaman sahnede ne yaparım ben?

En iyisi bir köşeye çekilmek, birinin arkasına saklanıp görünmemeye çalışmak olmalı.

Bu anlattığım hayat tarzı benim değil. Hiç de olmadı.

Öyle yaşasaydım 80 sene kolay geçmezdi. Can sıkıcı olurdu, renksiz olurdu, heyecan vermezdi. Hatta bu yaşımdan dolayı gururlanmazdım, saklamaya çalışırdım belki.

İlk yıllarımı kendim hatırlamıyorum. Sadece anlatılanlardan biliyorum. Anlatılanlar son derece olumlu. Nasıl olmasın ki? Torun hasreti çeken bir dedem ve ninem vardı aynı evde. Çocuk hasreti çeken annem ve babam da beni bekliyorlarmış beş seneden beri.

İstenen çocuk olarak dünyaya gelmek büyük avantajdır. İstenmeyen çocuklar da var yakın ve uzak çevremizde. Hele o istenmeyen yavru "kız" çocuğu ise bir başka zorluklar bekler onu ilk günlerinde. Sevilmediğini her çocuk anlar; kız çocukları hele daha da duygusaldır. İlk günlerin hatırası ömür boyu bırakmaz onu kah bilinçli, kah bilinç altı...

Şanslıydım; isteniyordum, seviliyordum... Gülmeyi öğrenmek çok kolay oldu ve gülmeyi hep sevdim.

40'lı yıllar genç Türkiye Cumhuriyetinin hala yaşamakta olduğu ortaçağ sayılırdı. Anadolu'nun en batı kıyısında olmamıza rağmen o tarihlerde köyümüzde ne okul vardı, ne su, ne elektrik, ne telefon, ne kanalizasyon, ne de yol. 1940'lı yıllarda kocaman Anadolu kapkaranlık bir ülkeydi. Sadece tek tük bazı noktalarında zayıf bir ışık yanardı geceleri, çoğu il merkezlerinde de akşamın sadece birkaç saatinde bir jeneratör çalışırdı. O jeneratörün aydınlatmadığı ilçe sayısı da az sayılmazdı.

Kimlik olarak nüfus kağıdı değil, nüfus defterimiz vardı. Kentli, kasabalı emsallerimin nüfus defterlerinde boş sayfalarda altı mühürlü yazılar vardı elle yazılmış: "Gaz yağı verildi", "İki metre kaput bezi verildi", "bir kilo şeker verildi" gibi yazılar vardı mühürlü ve imzalı. Benimkine sonraları "askerlik yoklaması yapıldı" gibi damgalar kondu. Köyde aileler kapalı ekonomi sisteminde yaşamak zorundaydılar. Annem iç çamaşırlarımızı ve gömleğimizi pamuktan dokur, pantolon ve ceketi de yapağıdan. Elle çevrilen bir Singer marka dikiş makinesi sadece bizim terzilik işlerini değil, komşularınkini de hallederdi akşamları. Onlar da bize tarlada işe giderlerdi karşılık olarak. Para geliri pek azdı köylerde.

Çerez olarak kavrulmuş nohut ve bakla bilirdik. Kurutulmuş incir herkeste yoktu. Armut kakı ve iğde de makbulümüzdü biz çocukların.

Zeytinyağı bölgesinde bulunmanın büyük şans olduğunu sonraları idrak ettim. Ne büyük bir nimetmiş bu. Buğdayımızı ve nohut, bakla, mercimek gibi diğer kışlıklarımızı kendimiz ekerdik. Buğdaydan veya unundan gerekli diğer kışlıklar her evde bulunurdu: Bulgur, göce, keşkeklik, tarhana, nişasta gibi.

Tam okul çağına geldiğimde köyümüze ilkokul açıldı 1947 yılının Kasım ayında. Kasım'da okul mu açılır demeyin. Devletin çarkları o zaman da pek hızlı dönmezdi.

İlk beş sene içinde birbirinden değerli üç öğretmen okuttu köyün çocuklarını. Hele ilk sene sınıf çok kalabalıktı. Yedi yaşından 16 yaşına kadar herkes birinci sınıf... Yaş haddi o zamanlar 16 idi ilkokullarda.

Ortaokul benim için sadece komşu ilçemiz Ezine'de mümkündü. Orada uzak bir akrabamız yaşamaktaydı. Ortaokul olan ilçelerde yurt veya pansiyon henüz mevcut değildi. O yüzden liseyi de il merkezi Çanakkale'de okuyamadım ve yurdu olduğu için İstanbul'da Kabataş Erkek Lisesi'ne götürüldüm.

Bu yaşadıklarım benim hayatımın kaldırım taşlarıydı. Üniversitenin Almanya'da oluşu da apayrı bir şans şimşeğidir. Geçirdiğim seksen sene bu küçük köşeye elbette sığmaz. Son olarak hayata gülerek bakmanın değerini vurgulasam nasıl anlaşılır bilmem ki?

YORUM EKLE