ALEVLERE SARILI HAYAT

O gece yatağımdan fırlamamın tek nedeni nereden geldiğini anlayamadığım bir kadının karanlığa bıraktığı çığlıklarıydı. Beni gecenin bu vaktinde uyandıran sesin peşinden koşmaya kararlıydım. Tek tek evin odalarını dolaştım. Camdan dışarıda ne olduğunu görmeye çalışan bir çocuğun meraklı gözleriyle süzüyordum sokağı her pencerede. Üç odanın penceresinden de hiçbir şey göremedim. Taksiden inen bir kadın ve bir erkeğin yürürken sarmaş dolaş bir sağa bir sola savruluşunu hatırlamak istemiyorum. İnsan, böyle zamanlarda yalnızlığını biraz daha hatırlıyor. Hatırladıkça içinde bir dünya parçalanıyor. Gözünün önünden gitmek bilmiyor yaşanmışlıklar. Bunları buraya yazarken hatırlamıyor musun diye sorabilirsiniz. Hatırlıyorum. Yazmak, zaten yaşanmışlıkları tekrar yaşamak değil midir? Hataların için af dileyip, pişman olduğunu göstermek değil midir? Öyleyse hiç affedildik mi? Hayır. Pişman olduğumuzu göstermek için yazmak çoğu zaman yetersiz geliyormuş. Aradan geçen yıllar bunu öğretmiş olmasına rağmen hala neden yazıyorum ki? ‘’Neyin inadını sürdürüyorsun?’’ diyerek montunun içinde sıktığın yumruğunu yüzümde patlatsana. Dersimi versene. Korkuyor musun? Sarmaş dolaş yürüdüğün sonra anılarında yaşadığın zamanlar mı geldi senin de aklına? Öyle mahzun bakışlarını gözlerimden çek. Dudakların titremesin. Konuşmak istiyorsan konuş. Ama gözlerini üzerimden çek. Gözlerim, bir kadının karanlığa bıraktığı çığlıkları arıyor.

Acı acı öksürmeye başladım. Boğazım yandı. İçime çektiğim sigaranın dumanı değildi. Biliyorum. Güneşin doğuşunu bekleyen harcıâlem geceleri aratmayan yağmurlu bir günün sonlarına doğru bir yolculuk yapıyorduk. Bu sıradanlığı bozan şey için ne günah işlemiştik? İçimde beslemekten yorulmadığım müspet düşüncelerden kurtulmak istemiyordum. Beni var eden bu şey karşısında savunmasız kalamazdım. Gün içerisinde ne günah işlediğimi hatırlamaya çalıştım. Beş vakit namazımı kılmıştım. İş dönüşü mahallenin oyun oynayan çocuklarını toplayıp, bizim apartmanın girişindeki otuz yıllık bakkalın kapısından içeri bırakmıştım. İstedikleri şeyleri almıştım. Kimi çikolata, kimi şeker kimi de futbol topu aldığı için mutluluktan havalara uçmuşlardı. Ellerinden tuttum. İndirdim yere. ‘’Çocuklar o kadar yüksekten düşerseniz dizleriniz kanar, canınız yanar.’’ dedim. Yıllardır alkol de tüketmiyordum. Sigara alışkanlığım da yoktu. Ne günah işlemiştim ben? Balkona doğru yürürken bir vaveyla kopmuştu. Yine gecenin karanlığına karışan bir sesti bu. Koştum. Kapıyı açar açmaz daha çok öksürmeye başladım. Dumanlar yükseliyordu. Kaldırımın kenarına oturmuş bir kadın, kucağındaki çocuğunu dumanlardan gizlemeye çalışıyordu. Yükselen alevler arasında kalmıştı artık hayaller. Kül oluyordu yaşanmışlıkların fotoğrafları. Kül olmak yeniden var olmak olabilir mi ya da kul olmak yeniden var edebilir mi hayallerimizi? İki noktanın arasındayız işte o kadar. İş dönüşü bakkaldan futbol topu alan Mesut, annesinin karşısındaki kaldırımda oturmuş vaziyette itfaiye görevlilerinin alevleri söndürüşünü izliyordu. Gözlerinden damla damla akan yaşlar, alevleri söndürmeye yetmemişti. Ayaklarımın bağı çözüldü. Dizlerimin üzerine düştüm. Balkon demirlerine yasladım sırtımı.

Yağmur yağmaya devam ediyordu. Gün doğmuştu artık. Güneş kendini göstermiyordu. Geceden kalma kara bulutların arkasına gizlenmişti. Kaç saat dizlerimin üzerinde oturdum hatırlamıyorum. Fevkalbeşer bir güç sergileyerek ayağa kalktım. Balkon kapısından içeri girdim. Ayakkabılarımı giyip yavaş yavaş merdivenlerden indim. Mahalleyi derin bir sessizlik sarmıştı. Mesut’un yanına oturdum. Bir fırtına koptu. Küller gökyüzüne uçuştu. Öyle çaresiz öyle savunmasız kalmıştı ki Mesut, yüzünü kollarımın arasına sakladı. ‘’Doğru söyle, evimiz daha yanmaya devam etmiyor değil mi?’’ dedi. Yalan söyleyemedim. Konuşamadım da. Yaşanan sessizliği, annesinin gökyüzüne bıraktığı çığlığı bozdu. Alevler tekrar yükselmeye başladı. Hayaller, yaşanmışlıklar ve fotoğraflar alevlerin arasında biraz daha yok oldu.

YORUM EKLE