Altmış Beş Yaş ve Ötesi

Korona virüsü hayatımızı altüst etti. Denizli sokakları, semt merkezleri, AVM'leri birhoş oldu, kılık değiştirdi.

Köyüme telefon edip bahçe komşum Bayram'a sordum: "Cami kapanmış, kahveler kapanmış, ne yapıyorsunuz?" dedim. Yaşlılar camisiz, diğerleri ve bilhassa gençler de kahvehanesiz edemez köylerde. Tabii ki erkek nüfustan bahsediyorum. Tarih boyunca ve hala bir köylü kadının kahveye gelip oturduğu görülmemiştir.

Dün (22 Mart 2020) sabahtan itibaren 65 yaş ve üstü vatandaşların sokağa çıkma yasağı getirilmesinde en çok köydeki camiden çok kahvelerin kapanmasını düşündüm. Köyde erkek nüfus kahveye gidemez ise ne yapar? Hele akşamları kahveye çıkamayıp evde kalmak onlar için züldür.

Hanımla konuşacak bir sohbet konusu zaten hiç olmamıştır. Tamam, dedikoduyu erkek de sever ama köy nüfusu o konuları da kısa tutar. Çekiştirilecek konular çok kez tekrarlandığından sohbetler uzun sürmez.

Kadınlar birbirlerini ziyarette ki akşamları evde kalıp yalnız oturmayı hiçbiri sevmez, mutlaka komşu gezileri olacaktır. Hele yalnız dul kadınları bağlasanız evde kalmaz.

Denizli'de sokak yasağı ilanında Çanakkale'deki köyüm insanını düşünüyorum.

Bayram, "müsaitim, evdeyiz" diyor telefonda. "Hepimiz zordayız" diyor. "Hava soğuk olmasa, kahve önlerinde, kıyıda köşede otururuz ama şimdi eve hapsolduk. Jandarma da kontrol ediyor. Gündüz mesele yok, tarlaya bacaya zaten gidiyoruz ama akşamları..."

Yaşlıların sokağa çıkma yasağına şahsen pek alınmamıştım. Eşimle semt pazarına çıktığımızda önceleri pazaryeri eskisi gibiydi. Yaşlılar, gençler, maskeliler de vardı arada... Kalabalık dersen, o saatte eskisi gibiydi.

Biz alışverişimizi bitirdik, dolu poşetlerle arabaya giderken bir grup polis önümüzü kesti. "Bugün sadece ikaz ediyoruz, yarın ceza yazacağız" tehdidinde bulundular.

İşin ciddiyetini o zaman anladım.

80 yaşıma rağmen kendimi "yaşlı" hissetmeye dün başladım: Sıkıntıdayım...

Gece rüyasını bile gördüm. Anlatayım:

Meslektaşlarım, arkadaşlarım ve emsallerim Şevki, Uysal ve Atılgan'la bir evdeyiz. O evde dördümüzün de odaları var. Bir durumda Şevki'nin soyadı gerekli oldu. Hatırlayamadım... Kendisine sorsam ayıp olacak, Atılgan'nın süper hafızasına güveniyorum ama ona da soramıyorum; sonra gidip Şevki'ye hemen gammazlayıp, "bak Mehmet senin adını unutmuş" diyecek diye çekiniyorum.

Uysal'a sordum, o da hatırlayamadı.

Sıvışıp Şevki'nin odasına girip orada soyadını bir yerde bulurum düşüncem de gerçekleşmiyor, çünkü hepimiz bir odadayız, ayrılamıyorum.

Mecburen Atılgan'a sordum Şevki'nin soyadını. O da düşünmeye başlayınca bir anda rahatladım.

Şevki'ye köylerinin adını sordum. Belli ki hatırlamadı ama belli etmemek için başka bir konuya geçti. Biliyorum, soyadında köylerinin adı geçiyordu.

Kendim hatırlamaya çalıştım ve buldum: "Musağası".

Esasen pek memnun kalmadım ama aşağı yukarı öyle bir şeydi. Şevki'ye tasdikletmek istedim, "s" değil "t" olacak dedi. Yani "Mutağası"...

İçim rahat etmedi ama kendisi kendi soyadını bilmeyecek değil ya!

Bu bir rüyaydı. O üç dostuma Allah selamet versin. Kötü günümde onlar rüyama girdi. Şevki Elazığ'da, Uysal İstanbul'da, Atılgan Çamlık'ta yaşıyor.

"Çamlık" neresi mi? Üç gün önce pek uzak değildi Denizli'de... Ama şimdi...

YORUM EKLE