ANADİLİMİZ, TÜRKÇEMİZ-1

1299’den başlayıp 1923 yılına kadar 624 yıl hüküm sürmüş Osmanlı’dan sonra yeni bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bir ulus olma ve Türk ulusu olarak onun gereklerini yerine getirme çabası içinde olmak zorundaydık. Osmanlı çok uluslu bir toplumdu ve zamanın Türkçesi yeterli görülmediği için Arapça ve Farsça sözcüklerin de kullanılmasıyla Osmanlıca diye bir dil oluşmuştu. Osmanlıların işgal ettikleri yerlerde yaşayan uluslar kendi dil ve kültürlerini korumuşlar ve eğitim bakımdan da kendi başlarının çaresine bakmışlardı.

Osmanlının bir asimilasyon politikası olmamıştır. Osmanlı kendini Türk olarak da görmemiştir. Dolayısıyla ulusal bir eğitim politikası gütmemiştir. Bir din devleti olduğunu düşünmüş ama misyonerlikte pek bulunmamıştır. Neticede bir saray devleti olarak yaşamış ve öyle de son bulmuştur.

Türkiye Cumhuriyetine miras olarak kurtuluş savaşını ve yığınla borç bırakmıştı. Osmanlının işe yarayacak ne yaygın bir sağlık ve ne de yaygın bir eğitim sistemi mevcuttu. Başkentteki ekaliyetlerin önemsediği ve çocuklarını gönderdikleri Fransız, Alman, İtalyan ve İngiliz liseleri yanında Ermeni, Rum ve Musevi okulları dışında bazı tekke ve zaviyelerin din eğitimi verdikleri okullar mevcuttu.

Cumhuriyetin yaptığı ilk işlerden biri öğretimi ulusallaştırmak, yaygınlaştırmak ve birleştirmek olmuştır. 2 Mart 1924 tarihinde Öğretim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) çıkarılmış ve ülkedeki bütün eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır.

Bir topluluğu “ulus” yapan, millet yapan en önemli unsur dil birliğidir. Din, ırk dilden sonra gelir. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dil Kurumu hayata geçirilmiş ve Ankara’da daha Ankara Üniversitesi yokken 14 Haziran 1935 tarihinde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuştur. Türk dilinin, yani Türkçenin öğretilmesi ve geliştirilmesi ön plana çıkarılmıştır.

Bu kuruluşların hayata geçirilmesi bizzat Atatürk’ün inisiyatifiyle gerçekleşmiş, dışarıdan birilerinin önerisiyle olmamıştır. Zamanın eğitimli Türkleri eğitimlerini büyük ölçüde askeri okullardan almışlardı. Eğitim görmüşlerin çoğunluğu asker kişilerdi. Osmanlıda iyi eğitimli, yabancı dil de bilen özellikle dış ilişkilerdeki devlet memurları azınlıklardan, Ermenilerden birileriydi çoğunlukta.

Bugün Almanların resmi “die Duden-Gesellschaft für deutsche Sprache”, Fransızların “Institut Français”, İngilizlerin “Shakespeare Societies”, İspanyolların “Instituto Cervantes”, İtalyanların “Instituto per Lingua Italiano” gibi kendi dillerinin bekçiliğini yapan ve onlara sahip çıkıp korumacılığını yapan kuruluşlarını gıptayla izlemekteyim. Bizde aynı görevi yapması gereken ve tam da bu amaçla kurulmuş kurum “Türk Dil Kurumu” olması gerekiyor.

Türk Dil Kurumunu Atatürk 1932 yılında kurduğunda tabii ki onun başına Osmanlıda eğitilmiş kişileri getirdi. Kanaatim o ki, bu kurumumuz anadilimize sahip çıkamadı ve Türkçemize titizlikle sahip çıkmayı beceremedi. Hep “Osmanlı” kaldı. Birkaç örnek vereyim:

Alfabemize sahip çıkamadı. Harflerin okunuşlarının bozulmasına seyirci kaldı: Lise ve üniversite mezunları arasında dahi “H” ve “K” harflerinin okunuşlarını bilen yok gibi. Köy Enstitüsü mezunu emekli bir öğretmene sordum, cevabı: (Ke) de olur, (ka) da olur dedi. Yani kapandığına yıllarca yandığımız bu öğretmen okulları duvarcılığı, bağcılığı, çobanlığı, bağlama çalmayı da köylüye öğretecek derecede eğitim aldıklarını sandıklarımız mezunlar verememişler… Esas meslekleri olan öğretmenlikte de zafiyetleri olmuştur. “H” harfinin okunuşu ise tümden yürekler acısı. Neredeyse hiçbir üniversite öğrencimin bu harfin Türkçe okunuşunu bildiğini görmedim. (Ha) diyen oldu, (haş) diyen oldu, (aş) diyen oldu, (eyç) diyen oldu ama (he) diyen olmadı. Acaba bizim şu andaki Türk Dil Kurumu başkanımız bu harfleri nasıl okur? Merak işte…

Diğer dillerde olduğu gibi Türkçede de kısaltmalar var, semboller var ve ölçü birimleri var. Bunlarla ilgili kurallar var tabii. Kısaltmalar –kaç harfle kısaltılsalar da kısaltılsınlar- sonuna bir nokta konularak yazılır. Semboller ve hele (m, cm, km, V, A, W, h, s gibi) ölçü birimleri kesinlikle noktasız yazılmalıdır. Zaman birimlerinden saat için “h”, dakika için “min”, saniye için “s” yazılması Türkçemizde de mecburidir. Saatte 50km ile giden bir otomobilin hızı 50km/h gibi. Bunlar böyleyken böyle olduğunu kim biliyor?

Devam edecek...

YORUM EKLE