ANADİLİMİZ ÜZERİNE

Çok takdir ettiğim ve sıkça okuduğum ekonomi köşe yazarlarından Ege Cansen 12 Kasım 2020 tarihli yazısının bir yerinde şu ifadeyi kullanıyor: "İlgileşim, nedenselliği kanıtlamaz". Bu iddiayı bilimsel yayınların bir nevi atasözü olarak duyuruyor.

Ve hemen arkasından bu Türkçe ifadeyi günlük bir Türk gazetesinin Türk okuyucuları daha iyi anlasın diye onun -sıkı durun- İngilizcesini de yazıyor: "Correlation does not prove causality".

Utanarak itiraf edeyim ki bu Türkçe ifadenin yabancı dildeki tercümesini okuduktan sonra Ege Cansen'in ne demek istediğini daha iyi anladım.

Lise sonrası eğitimin tamamını Almanya'da tamamladıktan sonra 1975 yılında yurda döndüğümde anadilimin hangi bataklığa saplandığını gördüm. Bazı yazarları ve bazı kişileri anlayamıyordum. Yeni sözcükler piyasaya çıkmış ve daha yenileri de devamlı üretilmekteydi. Örneğin Milliyet gazetesi başyazarı Ali Gevgili en az anlaşılan biriydi. Önceleri anlayabilmek için defalarca okumaya çalıştım ve nihayetinde onu okumaktan tümden vazgeçtim. Makalesi hiç duymadığım yeni kelimelerle doluydu.

Bir ODTÜ öğretim üyesinin KTÜ'de verdiği bir konferanstan korku içinde ayrıldım. Bir akademisyen olarak kendi dilimi artık anlayamayacak mıydım? Bırak anlamayı, bu durumda kendim nasıl ders verecektim? Kabuslar görmekteydim.

Bereket ki bazı yazarlar ve bazı iddialı konuşmacılar dışında herkes "normal" konuşmaktaydı.

Her dilde bir diğerinde tam karşılığı olmayan sözcükler vardır. O sözcüklerle bazı düşüncelerinizi daha kesin anlatabilirsiniz. Tercümanlar iyi bilir, birini anında tercüme etmek zorunda kaldığınızda kendi dilinizde o kelimeyi çok sayıdaki sözcüklerle anlatmanız gerekir. Bu durum her dil için geçerlidir ama Türkçemizin sorunu bundan çok farklı.

Bazı vatandaşlarımız var ki bunların kelime dağarcığı sadece 200-300 sözcükten ibarettir. Çok sık "şey" sözcüğü süsler konuşmalarını. Bu vatandaşların elbette kitap okumaları veya ciddi bir tartışmayı takip edebilmeleri mümkün değildir. Zaten o dertleri de hiç olmamıştır.

Son senelerde gazete sayısındaki düşüş ve gazete satıcısı bulmadaki sıkıntı ibret vericidir. Senenin sekiz ayını geçirdiğim Assos (Çanakkale-Ayvacık-Behram Köyü) sanki çöl ortasında bir vaha. Her sabah evimden bahçeme giderken bakkaldan günlük gazetemi ve diğer eksiklerimi alabiliyorum. Denizli'de de gazete alabildiğim bakkal pek uzakta değil.

Ardından gazete okumayacağım kahvaltıları sevmem. Bu benim kemikleşmiş ve de çok keyif aldığım alışkanlığım. Haber başlıklarını baştan aşağı okur, sonra geri dönüp bazı haberleri tam okurum. Tercih ettiğim köşe yazarları elbette vardır ve onları -tam sayfa olsa dahi- sonuna kadar okumak hoşuma gider.

Zevkle okuduğum köşe yazarlarının dilleri düzgündür. Her yazısında imla hatası gördüğüm yazarları okumak istemem. Anadilini iyi bilmeyenin yazar olduğu gazeteler zaten kalite sıkıntısı çeken yayın organlarıdır.

Ulusal bazda sıkıntı çektiğimiz ve gördüğüm her gazetenin zaafı olan bir dil konusu olan nasıl yazılacağı iyi bilinmeyen "birimler"dir. Birimlere nokta koyan mı ararsın, birimleri yanlış yazan mı ararsın, bazı birimleri bilmeyen mi ararsın hepsi mevcut. Bu yanlışları Karayollarımızın yapması ise bilgi noksanlığımızı yurt dışına da yaymamıza neden oluyor. Milli eğitimimizdeki büyük yaranın durmadan kanadığı işte burada çok belli oluyor.

Gençlerdeki Türkçe bozukluğu beni de fazlasıyla üzmektedir. Hele o gencin yarım yamalak konuştuğu Türkçeden başka dil de bilmemesi daha da vahimdir. O kişilerin bazıları sorumlu yerlere dahi gelebilmektedirler; mesela bakan, kaymakam, müdür ve daha da kötüsü öğretmen bile olabilmektedirler.

Vay halimize!

YORUM EKLE