ANITKABİR VE TEKKELER, ZAVİYELER VE TÜRBELER KANUNU

Hani bazıları “Atatürk yaşasaydı…” diye başlayan cümleler kurarlar. Böyle cümleleri saçma bulurdum. Ama hakikaten yapılan bazı şeyleri görünce benim de böyle cümleler kurasım geliyor. Hayatı boyunca toplumu rasyonelleştirmek peşinde koşan ve bu konuda birçok icraatlar yapan cumhuriyetimizin kurucusunun mezarının bir gün en büyük türbe haline geleceği herhalde hayatta iken tasavvurundan geçmemiştir. Öyle ya sen bütün tekkeleri, zaviyeleri ve türbeleri kapat ama senin için muazzam bir mezar yapılsın ve adına Anıtkabir denilerek bütün milletin ve devletin resmi türbesi olsun. Bundan büyük bir ironi mu olur?

13 Aralık 1925 yılında çıkarılan 677 sayılı kanunla Tekkeler, Zaviyeler ve Türbeler kapatılmış ve şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, fiil, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştı. Ayrıca yasa ile Türkiye Cumhuriyeti içinde padişahlara ait ya da bir tarikata çıkar sağlamaya yönelik tüm türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştı. Kanuna aykırı davrananlara para ve hapis cezası getirilmişti.

Bu kanunun amacı toplumu rasyonelleştirmekti. Devleti idare edenler aydınlanmış kişilerdi halk ise karanlık içerisinde akıl dışı davranışlarda bulunuyordu! Cumhuriyeti kuran nesil fenafil pozitivist idi. Dinin bilimsel gelişmeler ve modernleşmedeki ilerlemeler sayesinde zamanla ortadan kalkacağını düşünüyorlardı. Ama bunu kendiliğinden olmasını beklemediler. Bütün devrimciler gibi sabırsızdılar; tekkeleri, türbeleri kapatarak ve tarikatları yasaklayarak kısa sürede sonuç olmak istediler. Güya bilim en hakiki mürşitti. Fakat sosyoloji ve tarih biliminin hakikatlerine dönüp bakan yoktu.

Türbe geleneğinin mazisi çok eski. Eski Mısır’da firavunların öbür dünyaya hazırlık için cesetleri mumyalanıyor ve yaptırdıkları muazzam piramitlere gömülüyordu. Sonra krallar vadisi denilen bir mevkide yaptırdıkları yer altı mezarlarına gömülmeye başlandı. Maksat mezarlarını mezar soyguncularından korumaktı ama başaramadılar zira çok kıymetli altın ve gümüş eşyalarla birlikte gömülüyorlardı. Bu yüzden sadece Tutankamon adlı tek bir firavun mezarı soyulmadan XX. yüzyıla ulaşabildi.

İslamiyet türbe yapma geleneğine pek sıcak bakmadı. Ancak Hz. peygamber kendi evinin ortasına gömüldü ve mezarı zamanla türbe haline geldi. Bugün Müslüman kalabalıklar Hz. Peygamberin türbesine yüz sürmek için birbirilerini eziyorlar. Şam’da Emevi Camiinin bir köşesindeki Hz. Hüseyin’in başının gömülü olduğu türbeyi İranlı ziyaretçilerinin nasıl feryat figan ederek kapısının eşiğine secde ederek yüz sürdüklerine şahit oldum. Yanımda bulunan arkadaşım Prof. Dr. Turhan Kaçar “Hocam Roma döneminde insanlar pagan mabedlerinde de aynen böyle dua ediyorlardı” dedi. 

Orta Asya’daki atalarımız önemli kişilerin mezarlarını kurgan denilen yer altı mezarlarına gömüyorlardı. Kahramanlara öbür dünyada da hizmet etmesi için hizmetkarları, cariyeleri, eşleri, atları ve kıymetli eşyalarıyla birlikte gömüyorlardı. Sonradan muazzam birer mimari eser olan türbeler yapmaya başladılar. Timur, Sultan Sancar ve Ahmed Yesevî ve daha birçok şahsın türbeleri birer mimari şaheserdir. Orta Asya türbe geleneği Selçuklularla Anadolu’ya da taşındı. O dönemden kalma künbedler hala ayaktadır. Osmanlı padişahları da kendilerine türbeler yaptırdılar. Kanunî çok sevdiği karısı Hürrem Sultan için de Süleymaniye Camii’nin haziresinde kendi türbesinin yanında bir türbe yaptırdı. Hükümdar eşi için yapılan en büyük türbe Hindistan’daki Tac Mahal’dir. Timuroğulları’nın 5. hükümdarı Şah Cihan’ın en sevdiği eşi Mümtaz Mahal için yaptırılmıştır.

Padişahların bir kısmı daha sağlığında türbe yaptırıyorlardı. Mesela son padişahlardan Sultan V. Mehmed 1911-12 yıllarında yaptırdığı türbesi Mimar Kemaleddin Bey’in eseridir.

Atatürk öldüğü zaman cesedi mumyalandı ve geçici olarak Ankara Etnografya Müzesinde bir salonda muhafaza edildi. 9 Ekim 1944’te Anıtkabir’in temeli atıldı. İnşaat 1953 yılında tamamlandı ve 10 Kasım 1953’te Atatürk’ün cesedi taşındı ve toprağa gömüldü. Antkabir’in mimari görünümü Yunanistan’daki akropole benzetilir. Mimar Emin Onat’ın İlk projesinde üzerinde kubbe olduğu bilinmektedir. Osmanlı’yı çağrıştırdığı için kubbeden vazgeçilmiştir.

Zamanla Anıtkabir laik Türkiye Cumhuriyeti’nin simgesi haline geldi. Her 10 Kasım’da tören düzenlendiği gibi Cumhuriyet Bayramlarında devlet erkanı tarafından ziyaret edilir ve saygı duruşunda bulunur. Saygı duruşu bir-iki dakikalık sessizce hazır ol vaziyetinde ayakta beklemedir. Saygı duruşu halen pek çok resmî törende uygulanmaktadır. Resmi bayramlarda Başbakan ve Cumhurbaşkanı gibi devlet adamlarının Anıtkabir’deki deftere bir şeyler yazmaları da resmî bir gelenek. Resmî bir ziyaretgâh olduğu için yabancı devlet adamları da Anıtkabir Özel defterine bir şeyler yazmışlar. Ondan sonra önemli kişiler Anıtkabir’deki deftere bir şeyler yazmışlar. Takımının şampiyon olması için Atatürk’ten yardım dileyen kulüp başkanları bile var. Ayrıca yeni seçilen devlet kurumlarının üyelerinin Anıtkabir’i ziyaret etmeleri de bir gelenek haline gelmiştir.

Bugün halkımızın büyük çoğunluğu bir vesile ile Anıtkabir’i ziyaret etmekte ve mimari yapısından etkilenmektedir. Bazıları Atatürk’ün mozolesi karşısında fatiha okumaktadır. Zamanla Atatürk ve Anıtkabir biraz daha İslami bir çehreye bürünebilir. Cumhurbaşkanımız Atatürk’ü kendisinin en sevdiği “gazi” unvanı ile anıyor. Demirel ve Türkeş “Büyük Atatürk” derdi. Siyasi yelpazenin sol tarafındakiler ise “Ulu Önder Atatürk” diye hitap ediyorlar. Bir müddet sonra Atatürk’ün evliya haline gelmesi bile mümkündür. Çünkü şimdiden efsaneler uydurulmaya başlandı.

Tarihte dinsiz bir toplum görülmüyor. Bildiğimiz en eski çağlardan beri toplumlar bir inanca sahipler ve bütün dinlerin birtakım ritüelleri var. Öyle bazı laiklerin zannettiği gibi din tanrı ile kişi arasında filan değil. Bütün dinler bir cemaat olarak yaşamayı ve sosyalleşmeyi gerekli görüyor ve bunu telkin ediyor. Resmen ateist bir devlet olan Sovyetler Birliği’nde kiliselerin ve camilerin çoğu kapatıldı. Dinsizlik propagandası yapıldı. Fakat bu rejim ancak 70 yıl ayakta kalabildi. Bundan 7-8 sene evvel bir sempozyumda karşılaştığımız genç bir Rus tarihçisi “Şu anda Rusya’da bir Ortodoks rönesansı yaşanıyor” dedi. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra binlerce kilise açılmış. Türk cumhuriyetlerinde de harıl harıl camiler açılıyor tabii ki. Tarikatlar haliyle tekrar faaliyetteler.

15 Temmuz 2016’da Türkiye kendilerinin hizmet hareketi, halkın Fethullah Hoca Cemaati dediği bir dinî oluşumun darbe teşebbüsüne sahne oldu. Bu teşebbüs ordunun, polisin ve toplumun tepkisine yol açtı. Sabaha kadar süren çatışmalar sonucunda darbe girişimi bastırıldı.  Bu hadise toplumun bir kesiminde tarikat ve cemaat gibi dinî yapılara karşı bir güvensizlik oluşturdu. Özellikle genç kuşak arasında ateizmin ve deizmin arttığı söyleniyor.

Fakat unutmayalım ki tarikatlar İslam dininin bir gerçeğidir. Müessese olarak Hindistan’dan eski İran’dan vs. gelmiş olabilir ama sonuçta İslamîleşmiş yapılardır. Yüzlerce yıllık geleneği var. Osmanlı Devleti tarikatlere çok hoşgörülü davranmış ve onlara çeşitli şekillerde yardımcı olmuştur. Osmanoğullarının iktidarını hedef almayan ve şeriat çizgisinden çok fazla taşmayan tarikatlere dokunulmamıştır. Şeyhülislamlık ve nakibül-eşraflık kurumu vasıtasıyla tekke ve tarikatlar denetlenmiştir. Hatta XIX. yüzyılda Şeyhülislamlık bünyesinde Meclis-i meşayih adı altında bir kurum teşkil edilerek tarikatlar kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.

Osmanlı devrinde Tarikatlar sadece dinî-ahlakî bir kurum değildir. Toplum içerisinde sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan birçok fonksiyonlar üstlenmiştir. Balkanlarda İslamiyet’in yayılmasında en büyük pay Bektaşî tarikatına aittir. Osmanlı musiki kültürünü yayan ve geliştiren Mevlevîlik olmuştur. Bugünkü terimlerle ifade etmek gerekirse tekke ve zaviyeler zamanının birer sosyal ve kültürel kuruluşlarıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) şeyhülislamlık kurumunun yerini almakla kalmamış zihniyetini de devr almıştır. Fakat unutmamalı ki, DİB laik devletin kurumudur. Zannedildiği gibi Sünniliği temsil etmez. O, devletin doğrularını Sünni vatandaşlara empoze etmekle yükümlüdür. Demokratik bir Türkiye’ye yakışan bir kurum değildir. Dikkat edin laik demiyorum çünkü Türkiye cumhuriyeti laik bir devlet değildir. Sadece laik olduğu iddiasında olan bir devlettir. Anayasaya yazmakla laik olunmuyor. Osmanlı devrinde şeyhülislamlığın belirli bir özerkliği vardı. DİB başkanlığının hiçbir özerkliği yoktur. DİB devlet kurumu olmaktan çıkarılmalı ve özerkleşmelidir. Şu anda DİB resmî bir din anlayışını yani devletin dinini temsil etmektedir. Demokrasilerde devletin resmî bir din anlayışı olamaz. Devletin bütün inanç ve fikirlere eşit mesafede olması gerekir.  

Yakın zamana kadar DİB Cemevlerini ibadethane olarak görmüyordu. Çünkü Osmanlı çizgisinden geliyordu. Osmanlı devrinde de Şiîlik ve Alevîlik sapkın bir mezhep kabul ediliyordu. DİB başkanlığı bugünkü haliyle sadece Sünnî İslam’ın ibadethane kavramını tanımlayabilir. Alevî vatandaşların Cemevi ibadethane olarak görmeleri tabii haklarıdır. Laikliğin esası inanç özgürlüğüdür. Her inanç grubu kendi ibadethanesini dilediği gibi tayin edebilir.  Evet tarihte Cemevi diye bir kurum görünmüyor. Bektaşî tarikatlarında bazı ayinler icra olunuyordu. Ama Osmanlı devrinde Alevîlik serbestçe icra edilemiyordu. Onlar da bazı evlerde toplanıp ritüellerini gizlice icra edebiliyorlardı.

1925’te çıkarılan yukarıda bahsedilen kanunun arkasına sığınmaya gerek yoktur. Ayrıca bu kanunun kutsallığı da yoktur ve bana göre kaldırılmalıdır. Zaten şu anda bu kanun fiilen işlerliğini kaybetmiş ve anlamsız hale gelmiştir. Tarikatlar resmen yoktur ama yüzlerce tarikat çeşitli vakıflar adı altında faaliyettedir. Dergâhlar güya kapalıdır ama değişik isimler adı altında faaliyet göstermektedirler. Türbelerin çoğu açık durumdadır. Yani bu yanlış ve demokrasinin olmadığı dönemde çıkarılan kanun bugünkü demokrasi çağına yakışmamaktadır. Kanunun laiklikle de alakası yoktur. Laiklik prensibi dinî, ahlakî, sosyal ve kültürel kurumların kapatılmasını öngörmez. Tarikatlar sosyolojik bir vak’adır. Yok saymakla yok olmazlar. Ancak tarikat ve cemaatlere mensup olanların devlet memuru olmaları önlenmelidir. Bilhassa ordu, polis, yargıçlık ve istihbarat gibi kritik kurumlara yaklaştırılmamalıdır. FETÖ cemaatine mensup olanların alnı secdeye değmiş insanlar denilerek müsamaha görmelerinin sonucunu 15 Temmuz’da yaşadık. Bu yapının hala faaliyette olduğunu ve siyasi amaçlarına ulaşmak için her yolu meşru saydıklarını unutmayalım.

Günümüzde F. Hoca Cemaatinin yerini başka tarikat ve cemaatlerin aldığı, devletin yüksek kademelerine yapılan atamalarda önemli rol oynadıkları ifade ediliyor. Bu yapılar lafa gelince liyakat ve ehliyet konusunda mangalda kül bırakmaz ama iş icraata gelince kendi mensuplarının ehliyetli olup olmadığına bakılmaksızın atanmasında ısrar ederler. Tarih boyunca çok defa sadakat ehliyete tercih edilmiştir. Bu konuda değişen bir şey yok galiba.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yilmazkurt2002@yahoo.com
Yilmazkurt2002@yahoo.com - 1 ay Önce

Oldukça ses getirecek bir yazı.