ANLAŞILABİLİRLİK VE TÜRKÇE ÜZERİNE NOTLAR…

Uzun zamandır aklımdan geçen ama satırlara dökmek için neden beklediğimi bir türlü bilemediğim bir mesele var. İşte bu problemin çözümüne denk geldim geçenlerde… Sosyal medyanın mini kitap olduğu günümüzde, faydalı şeylere de rast gelebiliyorsunuz. Problem dediysem, matematiksel bir konu değil. Tamamıyla sözel ifade ve iletişim yönümüzle alâkalı…

Neyse gelelim meselemize… Konumuz da bu zaten. Fazla uzatmadan açık, net ve sade olabilmek… Anlatabilme yetisi ve anlaşılabilirlik mefhumu üzerinde kafa yoralım biraz isterseniz…

Bir sosyal medya iletisinde rast geldiğim sözleri paylaşarak başlayalım.


Mesela, bir cümleyi iki defa okumak zorunda kalırsanız, o yazı kötü yazılmış demektir. Bu, Amerikan veya İngiliz (batı) gazete haberlerinde, köşe yazılarında neredeyse hiç başınıza gelmez. Maalesef bizim gazetelerimizde hep oluyor. Türkiye'de yazarın bilgi birikimi arttıkça, anlaşılabilir yazma becerisi düşüyor. Burası önemli…

Bilemediğim şey, bunun kasıtlı mı olduğu? Hedef, okuyucuya bir şey anlatmaksa neden böyle yazıyorlar? Hedef bu değilse, neden gazete ve haber sitesi gibi mecralarda yazmayı tercih ediyorlar?

Derdim az bilinen kelimelerin kullanılması değil. Kelime haznemizin zenginleşmesi güzel. Sorun basitçe ifade edilebilir fikirlerin muğlaklık, gereksiz jargon ve anlamsız uzatmalar nedeniyle içinden çıkılmaz hale gelmesi. Anlaşılmazlık, kültürlülük belirtisi değildir.

Bütün bu süsten arındırıldıklarında, bu tip yazıların ekseriyetle oldukça basit şeyleri ifade ettiğini ya da etmeye çalışıp, aslında edemediğini görüyoruz. Yazı berraklaştıkça, düşünüş ve argümanlardaki hatalar da görünür olur. O nedenle yalın yazmak, fikri şeffaflaştırmaktır.

Anlaşılabilir yazı, eleştirilebilir, tartışılabilir yazıdır. Hedef düşünceyi paylaşmak, yaymak, geliştirmek ise, anlaşılabilirlik şart…

İKİ CÜMLELİK ANA FİKİR İKİ SAYFADA ANLATILIRSA…
Ama hedef yazı ile kendini okurdan yüksek bir konuma yerleştirmekse, anlaşılabilirlik bir handikap haline geliyor. Anlaşılmazlık bir üstünlük payesi oluyor. Bu da herkesin üstünlük kurmaya çalıştığı bir kültürde, anlaşılmazlığın tercih edilmesinin bir sebebi olabilir…

Fakat şunu düşünmeden de edemiyorum; acaba ülkemizde, bu, kasıtlı bir hava atma tarzı mıdır? Zira, zor, anlaşılmaz ve karışık anlatım tarzı, ülkemizde; maalesef yüksek kültür seviyesi imajı veriyor. Hatta meseleyi biraz daha ileriye götürecek olursak, devlet ve resmi yazışmalarda bunu açık ve net görebiliriz. İki cümlelik ana fikir, iki sayfada anlatılır ki, çok önemli havası olsun!

UYGUN MUSUNUZ, YOKSA MÜSAİT Mİ?
Biraz daha derinlere, meselenin asıl noktasına temas edelim. Bunda iki sebep öngörüyorum.

İlki, İngilizce’nin günümüz Türkçesinden daha kadim, daha köklü bir dil olmasından kaynaklanıyor. Çoğu kez İngilizce ile bir kelimede anlattığınızı, Türkçe’de bir paragrafla anlatabiliyorsunuz.

Arapça mesela… İngilizce’den de kadim bir dil. Arapça yazsak, daha kısa şekilde daha berrak ifade edebiliriz. Farsça’yı da unutmamak gerekiyor. Misal; “müsâit” kelimesi, Arapça kökenli bir kelime… Osmanlıca’da da bunu görebiliriz. Olumsuzu ise “nâmüsâit”tir. Farsça olumsuzluk eki olan “na” ile bunu ifade edebiliyoruz.

Müsait kelimesini kullanırken, 1000 yıllık bir halıya bastığınızı hissedersiniz. Kabul edin veya etmeyin. Bu böyledir. Kelimeler üzerinden ırkçılık ve katliam yapmak da bu gerçeği değiştiremez.

Müsait sözcüğünün yerine Türkçe’de ikame edilen kelime ise “uygun” sözcüğüdür.

Uygun kelimesi köksüz, tek anlamlı, henüz ruh kazanamamış, çok yeni bir kelime. Günlük hayatımızda kullansak bile henüz bir ruha kavuşabilmiş değil. Yeni kelimelere karşı değilim. Elbette kelimeler doğar, büyür, yaşar ve ölürler. Ama kökü belli olmayan anlamsız uyduruk kelimeler, dilimizin köküne kibrit suyu dökmektedir. Bu yıllardır sistematik bir şekilde ülkemizde uygulanageldi.

Müsait kelimesi ile anlayabildiklerinizi, uygun sözcüğü ile anlatamazsınız. Bu o kadar basit bir durum değildir. Anlayabilmek ve anlatabilme kabiliyetimizden bahsediyorum, dikkat…

DİLDE KELİME TASFİYECİLİĞİ VE UYDURUKÇA MESELESİ…
İngilizce de, bugünkü Türkçe’den köklü bir dildir. Konuya bahis, günümüz Türkçesidir. Elbette dilimiz çok güzel ve kuvvetli bir dildir. Ama dilde kelime tasfiyeciliğine gitmek de Türkçe’ye ihanettir. Sırf Osmanlıca, Arapça veya Farsça diye çoğu kelimemiz katledilmiş, yerine kökü olmayan uydurukça sözcükler getirilmiştir. Bu da bizi ifadesiz, köksüz, anlamsız, ruhsuz ve ahenksiz bir dil kullanmaya itmiştir.

Bu arada, filologlara göre İngilizce denilen dil, Almanca’nın bir nevi lehçesidir. Hatta öyle ki, İngilizce diye bir dil dahî yoktur.
İngilizce’de, örneğin; “the” ile anlattığınız şeyi Türkçe’de bir paragraf ile anlayamazsınız belki.
Yine İngilizce’de “knowledge” ve “information” kelimelerindeki ayrımla ifade edilen kavram kargaşasını, Türkçe’de çözmek için (abartmıyorum) yirmi farklı kelime kullanmanız gerekir.

RUH, TİN, TEN…
Örneğin; günümüz Türkçesinde ruh, tin demek… Öte yandan, “ten” kelimesi de Farsçadan geliyor. Ne bileyim; tin diye bir kelime ile anlaşmaya ve iletişim kurmaya çalışmak, bilim yapmaya kalkmak, edebiyat eseri vermek, sinema yapmak, sanat ürünü ortaya koymak vs. çok zor bir durum değil mi? Düşünelim… Eleştiri yapmıyorum. Sadece üzerinde kafa yoralım istiyorum.

Neredeyse tüm haberlerde “neden oldu” diye bir ifade görüyor ve duyuyoruz.

“Neden” kelimesi bütün haber boyunca gözümüzü ve kulağımızı yoruyor.

“Nedeniyle” diyelim ama iletişimimizin bağlamına münasip kelime de seçmesini bilelim.

Misal; “sebebiyle”, “dolayısıyla”, “yüzünden”,  “ötürü”, “münasebetiyle”, “hasebiyle”, “yol açtı…”

Bunları çoğaltabiliriz. Metnin içeriğine, ruhuna uymalı ve aktarımda sıfır hataya yaklaşmalıyız.

ÖZ ELEŞTİRİ…
Bir öz eleştiri de yapalım… Bir dili sizin veya çevrenizdekilerinizin yeteri kadar iyi kullanamayışı, o dilin güçsüz olduğunu da göstermez.

Mesela;

Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Are you one of those people who we are unsuccesfull at making to be a member of cekostavakian citizenship?

Fakat diğer yandan, en uzun kelime, bir dilin işlevselliği için bir gösterge olamaz.

Burada gösterge; o dilin kelimelerinin, kavramlarının ne ifade ettiği ile alâkalıdır.

Harflerden şapkanın kaldırıldığı söylenmesi de tam bir hezeyandır. Bir dilin ahengini, söylem bilgisini ve fonetik kurallarını ortadan kaldırmak demektir ki, dilimize yapılan en büyük ihanettir.

KARIMIZ MI, KÂRIMIZ MI?
Aşağıya yazacağım şu iki sözü fonetik (ses bilgisi) kurallarına göre okuyunuz lütfen… Bir reklam olduğunu düşünün.

“Karımızı sizinle paylaşıyoruz…”

“Kârımızı sizinle paylaşıyoruz…”

Sizce şapka kalkabilir mi? Veya kalkmalı mı?

Şapkalar bize bir harfin, kelimenin nasıl telaffuz edileceğini gösterir. Kaldırılamaz…

NE VAKİT 1000 KİTAP OKURUZ, O VAKİT YAZIP KONUŞURUZ…
İkincisi ise şu… Yazı yazanların sıklıkla düştüğü ve yazıyı anlaşılmaz hale getiren hata; özne yüklem uyumsuzluğudur. Cümle başlarken kullanılan gizli ya da açık özne ile cümle sonunda kullanılan yüklem ve bu yüklemin çekimi genelde uyumsuz oluyor. Bu durum da okuyanın zihnini yoruyor ve yazıyı sıkıcı, anlaşılmaz hale getiriyor.

Bunun çözüm yoluysa çok basit; yazarın yazma serüvenine girmeden evvel, en az 1000 kitap okuması gerekiyor. Hadi biraz daha iyimser olalım. 500 kitap seviyesini geçmesi elzem…

Bu şartları yerine getiremeyen bireylerin kamuya açık alanlarda yazmaması isabet olacaktır.

Zira, bu farkındalık, kitap okudukça gelişebilecek bi’şey… Kişi, kitap okudukça kendiliğinden bu ifade zenginliğine kavuşacaktır zaten.

MUSAHHİHİN TASHİHİ MUTEBERDİR…
Bir başka çözüm yolu ise, bir yazar yazıyı tamamladıktan sonra o yazı iyi bir redaktörün (musahhihin) masabaşı çalışmasından geçmesidir. Ancak bu şekilde bir uyumsuzluk ve anlaşılamamazlık aşılabilir.

Editör (musahhih) bunun içindir zaten. Cümle düşüklüklerini ve buna benzer sorunları, cümlenin anlatmak istediğini değiştirmeden anlaşılır hale getirmek vazifesidir.

Fakat maalesef, bizim gazetelerimizin çoğunda editöryal çalışma neredeyse kalmadı. Hakiki musahhih bulmak zor. Olsa da çoğu medya kuruluşu istihdam etmiyor. Oysa ne kadar önemli olduğunu bir bilseler…

Çoğu gazete (web siteleri dâhil) rezalet hatalarla dolu ve komik yanlışlarla çıkıyor okuyucusunun karşısına.

Sahih musahhihlerin tashihine muhtaç bir basınımız var maalesef…

Anlaşılabilirlik üzerine bazı notlarımı aktarmaya çalıştım. Hepimiz insanız. Hata, insanoğluna mahsustur. Hatalardan pay alabilmek, doğruyu ve hakikati aramak hepimizin vazifesidir. Bilgiye ve hakikate âşık talipler olmamız dileğiyle…

YORUM EKLE

banner187

banner186