ARABESKİN KUTSANMASI; ELİTİZMİN KISIRLIĞI

Süleyman Boz, Fazıl Say-Orhan Gencebay tartışması üzerine güzel bir tahlil ve tespit yazısı yazmış. Arabesk kültürü ile yüksek kültürün çatışmasına giden süreci anlattığı, 20 yıl önceki bu yazısını, hala güncel olduğu iddiası ile yayınlarken, benim de aralarında bulunduğum bazı isimlerden yorum istemiş.

Yazı, içinde yaşadığımız toplumun, cumhuriyetin kurulmasından günümüze hangi dinamikler ile evrildiği ya da evrilemediği üzerine derinliği olan sosyolojik tespitleri olan bir yazı. Ben arabesk toplumum galibiyeti ile sonuçlanan sürecin, sosyolojik derinliğe teğet geçer bir şekilde, sadece insan hangi müziği neden dinler kısmı üzerinde duracağım.

Fazıl Say’ı bir defa dinledim. Tabip Odamız, kendisini EGS kongre Kültür Merkezi’nde bir konsere davet etmiş ve biz tabiplerinden de katılım talep etmişti. Talep diyorum, çünkü kendi haline bırakıldığında, konser dinleyicilerinin, tabip odası yönetimi ve yakın çevresi ile sınırlı kalma riski vardır. Dikkatinizi çekerim, toplumun en uzun süre eğitim almış; varoşlardan çıkmış olsa bile kendini dönüştürecek imkana kavuşmuş; seçkin kültür faaliyetlerinin bir dinleyici kitlesi olacak ise, ilk sırada yer alması gereken bir meslek grubundan bahsederek, doğal bir ilgi ve talebin olmayabileceğini vurguluyorum. Ben gitmekten hoşnut olduğumu, özellikle kendisine verilen herhangi bir konu başlığına istinaden doğaçlama yaptığı müziği ilginç bulduğumu belirtmeliyim. Say’ı davet üzerine dinledik ve memnun kaldık, peki tercihim hangi yönde;

Benim bir müzik veya sahne sanatını gerçekten haz alarak dinleyebilmem için, ya melodisinin ya da sazının geleneksel, yani bize ait olması gerekir. Örneğin saz ile çalınan bir Beethoven, ya da piyano ile çalınan “Sobalarında kuru da meşe mi yanıyor efem” gibi. Neden böyle olduğunu kendimce şöyle izah ediyorum. Sanat insanın hayatını ve duygularını kodlar. Melodiler daha önce yüzlerce kere dinlenmiştir ve dinlendiği esnasındaki duygu durumunu kodlamıştır. Melodiyi tekrar dinlerken farkında olarak veya olmayarak o duygu durumunu yeniden yaşarsınız. Ruhumuza haz veren bu durumdur. Bu cümleden olarak ne çocukluğunuzda, ne ergenliğinizde, ne gençliğinizde dinlemediğiniz bir Beethoven melodisi duygu dünyanızı kodlamadığı için, onu dinlediğinizde sadece melodi dinlemiş olursunuz, duygularınızı tatmin eden bir haz hissetmezsiniz. Ama benim için Çaykovski’nin Kuğu Gölü Balesi az farklıdır, neden biliyor musunuz?

                                                                                              ***

Üniversiteye başlayınca kızlı erkekli sosyalleşme imkanı bulursunuz. Sosyalleşmenin araçları genelde kantin ve kahve muhabbeti olsa da, gezmek; sinema, tiyatro ve nihayet konserlere gitmek bu araçların olmazsa olmazlarındandır. İstanbul Atatürk Kültür Merkezi aylık programı hep elimizde olurdu. İşte bu sosyalleşme aktivitelerinden birinde Kuğu Gölü balesine gittik. Şimdi ne zaman dinlesem bende bazı duyguları çağrıştırıyor olmalı ki severek dinlerim.

Ya da Vivaldi’nin Dört Mevsim’inde baharı anlatan giriş müziğini hangimiz yadırgar. Bu kısım TRT’nin program geçişlerinde sıklıkla kullanıldığından hepimizin kulaklarındadır, nerde duysak aşina gelir.

Bale dansları bize anlamsız gelir. Peki Zeybek figürleri anlamlı mıdır ki, hayran hayran izleriz. Söyledim gibi ister müzik, ister dans olsun bizden olanın bizim duygu dünyamızda bir karşılığı vardır.

Sonuç olarak ben Süleyman Boz’un yazısında Aydınların sindirilmesinden bu hale geldik tespitine müzik konusu özelinde tam olarak katılamıyorum. Fazıl Say, Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’un müzikteki karşılığı Orhan Gencebay olmamalı idi derken kastettiği, mesela kabilinden kendisi olsa bile, ben Say’ın da sanat ve üretim konusunda bir kısırlık olduğunun farkında olduğunu düşünüyorum. Ortaya bir İnce Mehmet senfonisi çıkmadı ise, halkın en azından bir kesiminin ilgili olup olmadığını bilemeyiz ki.

Ben popülizmin toplumun gidişatını 1950 den itibaren belirlediği fikrine katılsam bile, milli eğitim gibi bazı kurumların fabrika ayarları ile uzun süre devam ettiğini düşünüyorum. Cumhuriyetin ulus millet oluşturma süreci bakımından Senfonik müzikten haz almamız isteniyor idi ise, öncelikle kendi ezgilerimiz üzerinden kendi senfonilerimizi yapar, sonra da ortaokul ve lise öğrencilerini sınıflar halinde konserlere götürerek, duygularını kodlayabilirdik. Tabii ki araya 9. Senfoni gibi evrensel olanları da koyarak. Bir kere daha pekiştirmek için söyleyim ki biz sinemada, dolmuşta, sokakta arabesk müziğin melodileri ile kodlandık. Onu duygu dünyamızın bir parçası haline getirdik.

Neden böyle olduğunu Boz, yazısında çok güzel anlatmış. Ne moderniteyi, ne kadim Türk kültürünü temsil etmeyen arabesk için bir tür sapma diyebiliriz. Bu sapma toplumun geniş kesimleri tarafından kutsanmasaydı, bir başka deyimle vasatlık bir değer haline getirilip, elitizm şeytanlaştırılmasa idi, kutup yıldızı vazifesi görecek Aydınlarımız ile yavaşta olsa demokrasi ve çağdaşlaşma yolunda ilerler miydik bilemiyorum. Benim düşünceme göre, ister muhafazakar, ister modernist kesimden olsun,  bizim sanata dair bir üretim kabızlığımız var.

İçinden çıktığı topluma yabancılaşmamaya ve onları anlamaya çalışan; diğer taraftan bilgi toplumuna evrilmemiz gerektiği gerçeğinden hareketle bilimi ve bilgiyi kutsayan; gündemi cehaleti bilgi ile yok etmek olması gerekirken, cahilin cehaletinin farkında olmaması durumu ile uğraşan, bilgi ve birikim sahibi kişinin işi zor. Dolayısı ile bu ülkenin işi zor…

YORUM EKLE