BERLİN MEKTUBU

Berlin'e son gezimi 1991 yılı baharında yapmıştım. Batı Almanya'nın Doğu Almanya ile 03 Ekim 1990 tarihinde resmen birleşmesinin üstünden henüz 6-7 ay geçmişti. Demir Perdenin Almanya'nın eski başkentini dikenli teller ve yüksekçe bir duvarla böldüğü ve sosyalist gözetleme kuleleri sınır boyunca Doğunun insanlarını tutsak tuttuğu senelerde birçok kez Batı Berlin'de bulunmuştum. Lakin şimdiki ziyaret bana Almanya'nın (tekrar) yeni başkenti olarak başka bir Berlin gösterdi.

Almanya ve Berlin birleşeli 29 yıla yakın bir zaman geçtiş, Doğu'nun entegre edilmesiyle kent ve oradaki yaşam genişlemiş, doğu kısmının bakımsız ve çirkin binaları temizlenmiş ve yenilenmiş ve hatta ölü toprağı serpilmiş Doğu Berlin'nin damarlarına taze kan yürümüş...

1990 öncesi Doğu Blokunu ve sosyalist devlet yaşantısını, kısacası yaşayan devletçiliği bilmeyenler devletçiliği çok güzel bulur ve savunurlar. Kuramsal olarak haklıdırlar da. Özellikle hukuk devleti olamamış toplumlarda devletçilik uygulamaları iktidarların kendi devletini soyup soğana çevirmesiyle sonuçlanır çoğunlukta.

Sosyolist toplumlar doğru düzgün sosyal bile olamamışlardır hiç bir zaman. Bunu yalanlayan iddialar da uzun soluklu değillerdir. Onların rekabetçi serbest ekonomi kurallarının uygulandığı toplumlara karşı kazanma şansları hiç olmamıştır.

Eski Doğu Berlin'in kasvetli ve ürkütücü havası şimdi yok olmuş, yerini canlı ve sevecen bir yaşama bırakmış.

Sokakta gördüğüm insanlar New York, Londra ve Paris'tekilerle aynı. Her renk, dil ve dinden insanlarla dolmuş Berlin. Soğuk ve yabancı düşmanı Almanlar sanki artık Berlin'i terk etmiş gibi.

Vitrinlerde ve tabelalarda yazılanlar Almancadan ziyade İngilizce hep. Bütün garsonlar ana dili gibi İngilizce konuşuyor. Öğrenci mi, işçi mi, turist mi olduğu pek belli olmayan gençlerle dolmuş oralar.

Parlamento ve Brandenburger Tor meydanında biri soyunmuş ve en küçük mayodan daha az bir kıyafetle yüksekçe bir yere çıkmış, kurmak istediği yeni bir parti için para topluyor ve mevcut sağ partilere ateş püskürüyor. Hatta iktidar olduğunda başbakan Merkel'i aşırı sağ partiye hoşgörülü tutumundan dolayı idam edeceğini haykırıyor. En küçük bir müdahale bile görmüyor.

İnsanları etrafında toplaması ve fotoğraf motifi yaratması sanki teşvik bile görüyor denebilir.

Bu tür ayrıntılar bir kenti, bir ülkeyi sempatik bile yapabiliyor.

Bergama Müzesine ancak vakit ayırabildik bu müze zengini kentte. Şansımız da yaver gitmedi. Müzenin bizim Bergama kazılarıyla dolu olan kısmı genişletildiği ve yenilendiği için sadece diğer kısımlarını, yani Babil-Asur Medeniyetleri, Suriye-Mısır Bölgeleri ve İslam Sanatları bölümlerini gezebildik.

Diğer ülkelerin müzelerini gördükçe "müze olayı"nın önemini ve müzelerin kalitesinin ne büyük bir imaj vitrini olduğu daha iyi anlaşılıyor. Hükümetlerdeki kültür bakanları seçimi bir başka önemli ve değerli kararlar olabiliyor. Yerine göre o insanlar bir dışişleri ve bir milli eğitim bakanı kadar etkili olabiliyorlar.

Berlin'de bindiğimiz 4-5 taksinin ve uberin şoförlerinin çoğunun Türk olması bizi pek şaşırtmadı. Berlin için derler ki, Berlin Türkiye dışındaki en büyük Türk kentidir. Bu iddia belki doğrudur ama Berlin'e bu arada oldukça çok sayıda başka yabancılar da gelmiş gibi görünüyor.

Berlin'de bulunduğumuz beş gün içinde havaların da örneğin Denizli'den ve Çanakkale'den en az 10 derece daha sıcak olması bizi ayrıca mutlu etti. İklimler sanki tersine döndü. Kardan soğuktan kaçmak için Almanya'ya mı gitmek gerekecek acaba?

Daha Nisan ayındayız. Bizim sıcaklarımız da gelir mutlaka ve hem de çok yakında, umarım.

YORUM EKLE

banner21

banner124