BEŞTE BİR: HİSSETMEK

Dağların ardından görülen gökkuşağı artık görülmez oldu.

Kararsızlar’ı artık İstiklâl Caddesi’nde dinleyemez oldu.

Annesinin üç yıl evvel üzerine örttüğü toprağı koklayamaz oldu.

Yatmadan önce içtiği sütün tadı yok artık. Gece evin ışıkları söndükten sonra başını yastığa koyduğu an ‘’Bu yorgan çok ağır,’’ diyerek dert yanamadı.

Mayıs’tı. Artık ağaçlara çiçek olan kar taneleri yerini suya bırakmıştı. Toprağa düşüp yerini ağaçların ilk meyvelerine devretmişti. Kaldırım kenarından akan sular derelere, denizlere ve oradan okyanuslara gidiyordu. Bir damlanın sınırsızlığı. Annesi kucağına aldığında isminin Bahar olmasını istemişti. Eve geçtiklerinde ise değişti. Çünkü aile büyükleri söz alma hakkına erişmişti. Dedesinin kucağına verdiler, mutluluktan gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Yanaklarından, yanaklarındaki sakallarının arasından sıyrıldı. Düştü. Eylül olsun, dedi. Herkes herkesin gözünün içine baktı. Böyle olur zaten çoğu zaman, eğer evin büyüğü bir şey diyorsa kimse itiraz edemez.

Büyüdü. Mevsimler geçti. Bahar geldi. Eylül geldi. Gökkuşağını tanıdı. Kararsızlar’ı dinledi, yağmurdan sonra toprak kokusunu içine çekti, anneannesinin hazırladığı ballı sütü içti, üzerindeki yorganın ağırlığından hep şikâyet etti.

On sekizinden gün almaya başladığı günlerden bir gündü.

Eve birçok kadın gelmiş tanıdığı tanımadığı. Okuldan gelir gelmez odasına geçti. Anlamıştı zaten kapının önündeki ayakkabılardan annesinin altın günü yaptığını. Yatağına uzandı. Sabah yediye çeyrek kala uyanmış yarım saat sonra evden çıkmış, fakültenin servisi ile bir saatlik yolcuğu başlamıştı. Başını cama yaslayıp uyuyarak gitse de cam bir yastık değildi, üzerinde çiçekler yerine anlamsız şeyler mevcuttu: kir, pas, toz.

Odanın kapısını çaldı. Cevap gelmeden kapının hemen yanındaki masanın önünde duran sandalyeye oturdu.

‘’Hadi kızım salona gel de misafirlere görün, ayıp olmasın.’’

‘’Tamam annecim,’’ dedikten sonra ayağa kalktı. Annesi o sırada çoktan salona geçmiş ‘’Bizim kız büyüdü de üniversitelere gider oldu. Sabah gün doğmadan uyanıyor, hazırlanıyor, kahvaltı bile yapmadan servise biniyor. Bugün Perşembe diye erken geldi, dersi az. Diğer günler böyle değil, saat altı dedi mi anca bitiyor, bir saat o trafiği çekiyor. İnsan bazen hayret ediyor o ilk anı hatırladıkça.’’

‘’Hoş geldin Bahar, nasılsın?’’

(İyi değilim.)

‘’İyiyim Şükran teyze, sen nasılsın?’’

‘’Eh işte iyi olmaya çalışıyoruz, bizim adamla uğraşmaktan yıldım, bilirsin sen de, okumuş görmüş kızsın, dövse de sevse de kocam.’’

Şükran böyledir, hep şikâyet eder. Şikâyetlerinin sınırı yoktur. Aklınıza gelebilecek her şeyden şikâyet eder.

Şükran gözlerimin yeşilini Utrillo yeşiline benzetmese de bu geni dedemden aldığıma inanır. Nerede görse nerede olsa anlatır. Annesinin anlattıklarına göre ilk günden başlamış ‘’Bu kızın gözleri, gözlerinin yeşili aynı dedesi.’’

Elleri dizlerinde, bir ayağını sürekli sallıyor. Salladıkça konuşmaların ardı arkası kesilmiyor. Şükran bir kere konuyu açtı artık. Alt katta yaşayan Ayten, genç yaşta dul kalan diğeri değil, altta kalır mı hiç? Kalmaz.

‘’Hatırlamaz mısınız Bahar’ın nasıl piyano çaldığını? Daha beş yaşındayken o sesi duyduğumuz an işimizi, aşımızı bırakır balkonlara çıkar ondan habersiz dinlerdik. Annesini hepiniz bilmezsiniz ama gençken belediyenin konservatuarında piyano çalardı. Bahar’daki o kulak, o müzik duyma yetisi aynı annesi. Bu ayrıntıyı nasıl fark etmezsiniz?’’

Bahar cümlenin sonunda annesiyle göz göze geldi. Kalkacak oldu ama havaya kalkan kaşlar oturması gerektiğine işaretti. Ayıp olurdu. Pamuk geldi yanına. Sandalyenin önce altından geçti. Bahar’ın ayak bileğinden öptü. Zıpladı. Bahar’ın kucağında. ‘’Hadi kızım çayları tazele,’’ dedi. Pamuk’u aldı kucağından, odasına bıraktı. Mutfağa geçti. O sırada kapıyı tırmalaya başladı Pamuk. Huysuz kedi.

Hatice, Bahar’ın annesi, bacak bacak üstüne attı. Sırtını yasladı. ‘’Benzetmelerinizde haklısınız da şunu pek fazla kimse bilmez: Bizim kızda tuhaf bir şey var. Anne sütünü bıraktıktan sonra her şeyi seçer oldu. Şehir dışına çıktığımız zamanlar açlıktan ölecek diye korkardık. Büyüdükçe bu sorunu aştık ama ondaki tat alma duyusu çoğu insanda yoktur. Bir şeyi ağzına attıktan sonra eğer onu sevdiyse aynı şeyi başka bir yerde yemez. İlla o olacak. Bir keresinde köyden gelen sütü de bu yüzden içmemişti. Aradık sorduk her zaman sütünü içtiği inek ölmüş. Tuhaf bir kız. Kime çekti bilmiyorum da bizlere çok çektirdi.’’

Salonun kapısından girer girmez konuya girdi Bahar: ‘’Hatırlar mısın anne çocukluğumda kimin kucağına gitsem ağlardım. Bir dedemin kucağında bir de senin kucağında ağlamazdım. İnsan ilk aldığı kokuyu hep arıyormuş meğer. Büyüdükçe başka kokulara alışsak da aslında o kokuyu içten içe arıyoruz. Ağlayamıyoruz. Bu yaşta bunun için ağladığımı görseler tuhaf tuhaf bakarlar.’’ Dumanı üzerinde tüten çayları dağıttıktan sonra sandalyesine oturdu. Dizinin üzerinde tuttuğu çay bardağını iki eliyle sarmış, gözlerini, annesine çevirmişti. Annesi ise kaşlarını kaldırarak tekrar hayır diyordu. Yarım saat kadar kim kimin evine temizliğe gitmiş, kimin kızı kimin oğluyla çarşıda görülmüş hepsini öğrendiğinde çayını tazelemişti.

Uyandığında Pamuk yanı başındaydı. Yastığının hemen yanına uzanmış mavi gözleriyle izliyordu. Eylül ter içindeydi. ‘’Baba,’’ dedi, ‘’Odaya gelir misin?’’ diye seslendi hemen ardından. Sesi az çıkmıştı ki gelen olmadı. Tekrar seslendi, biraz daha yüksek bir ses tonu ile. Kapıyı çalmadan içeri girdi. Pamuk yerindeydi. Kıpırdamadı hiç. Yatağın ucuna oturdu annesi. ‘’Ne oldu kızım, kan ter içinde kalmışsın? Dur, ben sana bir bardak su getireyim de rahatla,’’ dedi, ama Eylül hayır anlamında başını salladı.

‘’Baba,’’ dedi, bir süre sustuktan sonra ‘’İnsan parçalardan oluşuyor. Bu parçaların birbiri ile sınırları da mevcut. Gözlerim, kulaklarım, burnum, dudaklarım, dişlerim, parmaklarım, boyum, saçlarımın rengi… Her ayrıntı bir kişiye aitse eğer bana ait olan şey ne?’’

Babası, Eylül’ün rüyasında ne gördüğünü bilmiyordu. Pamuk’a baktı. Bir eliyle başını okşadı. Olduğu yerde döndü. Kediler böyledir, hissederler. Sonra kapıya gitti, odadan çıkmak için kapıyı tırmalamaya başladı. Gıcık bir ses odayı kaplamıştı. Onun eşliğinde konuştu: ‘’Hissetmek, kızım. Hissetmek. İnsanın kendisine ait olan tek şey. Hissetmek.’’

Kapıyı açtı, Pamuk odadan koşarak salondaki camın kenarına çıktı. Uzun uzun dağların ardındaki gökkuşağına baktı, yağmur sonrası salona dolan toprak kokusunu içine çekti, cd’de çalan Kararsızlar’ı dinledi. Sütünü parkeye döktü. Koşarak mutfağa geçti. Ne hissettiğini kimse bilemedi.

YORUM EKLE