BİR HASAN GEÇTİ DÜNYADAN

Kelimelerini aldım Hasan; kelimelerini, cümlelerini, anlatmak istediğin ânlarını ve anılarını, ölümleri, hayatını ve kurmaca hayatlarını, hayallerini ve gerçeğe bir nebze de olsa dokunmuş türküleri, bir cam kırılganlığında baktığın karının gözlerini, soğuktan ve toprağı işlemekten çatlayan köylünün ellerini, dalından koparılan bir çift kirazı kulağına küpe yapan köylü kızlarını, kızların bahçe önünde süpürdüğü dertlerini, anlatılacak olan ile anlatılmayı bekleyen giriş-gelişme-sonuç bölümlerinden oluşmayan romanlardaki kurguları dahil ettiğin öykülerini, beklerken duyduğun ekşi üzüm ve efil efil burnunun direğini kıran çam kokularını, açık ve koyu mavi arasında dönüp duran buram buram özgürlük kokan gökyüzünü, hiç görmediğin çılgın- engin denizleri, sarp kayalıkları, kadınsız kalan erkekleri, erkeksiz kalan kadınları, cennet ile cehennem arasındaki köprünün inceliğini ve kalınlığını ve o köprüden düşeceğini düşlediğin geceleri, ıslak toprak kokulu akşamüstlerini, içine attıklarını aldım Hasan, aldım ve sen sadece yürüdün, yürüdün ve kendi kendini heba ettin çamurlu yollarda.   

Yoruldum Hasan, seneler süren sessizliğin yordu. Kapıyı çarpıp çıktığın vakit yürüdüğün yollara belirli aralıklara dikilmiş elektrik direklerinin arkasına saklanarak seni takip etmek yordu, kiraz toplama vakti işçilere kızıp hızlı adımlarla öfkeni kusarak yürüdüğün tarlalarda gökyüzüne gizlenerek seni izlemek yordu, kahvehanede okeye dönerken sağındaki adamın oyunu bitirmesine öfkelenip taşları tarlaya buğday gibi saçarken yüzündeki çaresizliğe bakıp omzuna dokunamamak yordu, yoruldum işte Hasan, belki de en çok senin eline kalem almayışın yordu Hasan, bilir misin bir gün bunları okuyacağın bile belirsizken ben neden yazıyorum ki Hasan, bak, bunu düşünmek bile yoruyor. Hakkım değil miydi evime, eve ekmek götürmek ya da Hasan, şöyle uzunca saçları olan karımın omzuna başımı koyup hiçbir şey olmayan tavanda gözlerimle kendi gökyüzümü çizmek ya da sevgili Hasan, senin cümlelerini yazmak yerine kendi cümlelerimi yazmak hakkım değil miydi?

Gecenin üçü, dışarıda kara mı kara bir gökyüzü, gönülsüz esen bir rüzgâr ve iliğine kadar yalnız bırakılmış çamur içinde yollar ve ellerim titriyor, gözlerim kan çanağı olmakla birlikte sis genzimi yakıyor, çaresiz, reva mı bana tüm bunlar Hasan? Duymazsın sen şimdi, sağır oldun çıktın Hasan, bak saat ilerliyor, kızıyorum kendime tüm bunları kaleme aldığım için, kaleme alırken ucu kırılınca bıçakla düzdüğüm vakit parmağımı kesip defterin kan olmasına rağmen, tek tek bitiriyorum kalemleri, parmaklarımın tutamayacağı kadar küçüldüğü vakit pencereden atıyorum önüne, her sabah o kalemleri görüyor, üzerine basıp hayallerinin üzerine gidemiyor, aksine onlardan kaçıyor ve ben arkandan yürüyorum. İçimden geçiyor, yazmazsam olmaz: Ulan Hasan, hatırlamazsın sen şimdi, uzunca anlatmayacağım, sözün özü şu: Sınavdaydık, taş çatlasın üçüncü sınıf idi, kalemin ucu kırıldı, kalemimin, açıyorum açıyorum kırılıyor, kalem elle tutulamaz oldu, çaresiz bakıyorum etrafıma, baktıkça terliyor, terledikçe sınav kâğıdını ıslatıyorum boncuk boncuk, hani öğrencilerin klasik bir hali vardır, bir sorunun cevabını düşünürken tavana bakarlar, göklerden bir cevap gelecekmiş gibi, o sırada görmüştün benim durumumu ya da ben hep böyle sandım, neyse, uzunca olan kalemi iki elinle tam ortasından bölmüş, o çıt sesi ile tüm gözleri üzerine çevirmiş ardından da ne yapıyorsun sen diyip öfkeli bir şekilde sana bakan öğretmene rağmen kalemin yarısının diğer ucunu açıp bana uzatmış, sonra fısıldayarak şöyle demiştin: Ben cümleyi kuramadım, sen kur.

Bak Hasan, seneler sonra, senin verdiğin kalemle anlattım seni. Belki de, tam olarak bunu istemiştin, biri beni anlatsın. Bir Hasan geçti dünyadan, bana büyük bir miras bırakarak; farkında olmadan.

YORUM EKLE