BİZ TÜRKLER

Türkiye’de yaşayan insanların çoğunun Türk olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Onun dışında ne kadar Arap, ne kadar Kürt, Çerkez, Pomak, Laz, Gürcü vs olduğunu kimse pek bilmez. Yani (sadece) Allah bilir…

Bizim şu meşhur TÜİK kısaltmalı Türkiye İstatistik Kurumu bu gibi sayılarla ilgilidir. Devasa bir kuruluş olan TÜİK’in verilerine inanaların sayısı çok yüksek olmasa da bu konudaki tek resmi kurum olmasından dolayı onun verileri önemlidir elbet.

Türkiye olarak bizim bir „Osmanlı“ geçmişimiz var. Osmanlı bir ırk, bir millet değildi. Rum da Osmanlıydı, Bulgar da, Macar da, Sırp da… Osmanlıya Osmanlılar değil de Avrupalılar Türk devleti demekteydiler. Bu da esasen Osmanlının aleyhine oldu. Araplar, Bulgarlar, Rumlar belki Osmanlı olmayı kabullenebilirdi ama Türk olmayı asla… Osmanlı Padişahı da Türk olmayı sevmiyordu. Hasılı Türk olmayı ilk isteyen devlet adamımız Atatürk olmuştur. „Ne mutlu Türküm diyene!“ diyerek Türk olmayı yüceltmiş ve sevdirmeye çalışmıştır.

Osmanlı bir din devletiydi. Başlangıçta işler iyi gidiyordu ama 1800’lü yıllardan sonra devlet yönetmek, hele din kuralları içinde şeriatı uygulamak iyice zorlaştı ve sivil kurallar devreye girmek zorunda kaldı.

Osmanlı bir Sünni – Hanefi din devletiydi. O yüzden Anadolu’da yaşayan diğer mezhep ve dinden olanlar Osmanlı olmakta çok zorlandılar. Açıkçası onların çoğu Türk olmalarına rağmen uzun zaman Osmanlıya direndiler, hatta onunla savaştılar. Karamanoğlu Beyliği gibi bazı beylikler birkaç yüzyıl Osmanlı egemenliğini kabul edemediler.

Türklerin İslamiyeti kabullenmesi 750’li yıllarda başlar. Bazı yazarlar 1000’li yıllarda tamamlandığını söylerler. Ben derim ki: Acaba..? Acaba bu Müslümanlık süreci gerçekten o tarihlerde tamamlandı mı, yoksa halen devam mı ediyor?

Alevilerin Türk olduğundan kimse şüphe etmez. Onları Müslüman sayanlar ise çoğunlukta. Bence onlar İslamı hala kabul etmeyen Türklerdir. Türklerin eski dinini sürdürmeye çalışan insanlarımızdır. Ama yaşadıkları coğrafya İslam coğrafyasıdır. Tüm komşuları Müslümandır. Araplar, Kürtler, Sünni ve Şii Türkler arasında ve onların yönetiminde yaşamak zorunda kalan Aleviler hepsinin dininden ve mezhebinden etkilenmişler ve onlar da örneğin Kürtleri ve Arapları etkilemişlerdir. Bu yüzden Alevi Kürtler ve Alevi Araplar da ortaya çıkmıştır.

Osmanlının din devleti olması ve büyük ölçüde şeriat kurallarının geçerli olması Alevilerin zoruna gitmekteydi. Onlara Şah İsmail büyük ölçüde arka çıkmış ve onlara yer ve makam vermiştir. Şah İsmail ise tahminimce bir şii Türktü. Türkçe de konuşurdu.

Alevilerin Sünni Osmanlıdan çok Şii Şah’ı sevmeleri ve İslamın şii tarafıyla, daha doğrusu Hz. Ali’yi benimsemiş olması akla yakın geliyor. Sembol olarak Hz. Ali bugün Şiilerden çok Alevilere mal olmuş durumdadır.

Bütün dinler zaman içinde değişime uğrarlar. Komşu dinlerden etkilenirler, yeni yaşam biçimleri dinlere yeni yollar gösterir. Özellikle belli bir dinin içinde ona yön verecek dini liderler ve felsefeciler yoksa, Alevilerde olduğu gibi bir din sahipsiz ve korumasız kalmışsa o etkilenmeler çok daha fazla olacaktır. Dinin bütünlüğü bozulması, aynı dinden olup başka coğrafyalarda yaşayanlar arasında büyük veya küçük ayrılıklar olması kaçınılmaz olur.

Yüzyıllar boyu yasaklanmış, takibe uğramış, dışlanmış bir dinin mensupları kendi dinlerinin zamanla perişan olmasını seyretmekten elbet üzüntü duyacaklardır.

Türkiye Cumhuriyeti padişahı halife olan bir din devletinden doğdu. Devlet yönetimi modern dünyaya uymamaktaydı. Değişti ve din işleriyle devlet işlerini birbirinden ayırdı. Tamam. Laik, demokratik bir hukuk devleti oldu.

İşte buna maalesef „tamam“ denemiyor zira insanları hala Osmanlıyı yaşamaktalar. Anayasaya yazılmasına rağmen bir türlü „hukuk devleti“ olamayışımız herhalde bundandır, derim.

„Laik“ olunca devletin din işlerini tümden dışlaması ve yerine bir çözüm bulmaması yanlış olmuş ve pek çok yerleşim yeri ve camisi imamsız kalmıştır.Çare olarak Diyanet İşleri sonunda konuyu üstlenmek zorunda kalmış ve imamları devlet memuru yaparak kendine göre çözüm üretmiştir. Ama Türkiye Cumhuriyeti bir Osmanlı Devleti değildir, bir Sünni-Hanefi din devleti değildir. İşte bunun farkına varılamamaktadır. Diyanet İşleri hala Sünni’lerin diyanetini oynamakta, tüm dinleri (hatta dinzizleri) kapsaması gerektiğinin farkına varamamaktadır. Hristiyanlar ve Museviler kendi organizasyonları içinde ibadethanelerini kurmakta ve kollamaktadırlar, ki burada bile izin sorunu nedeniyle sorun yaşandığı bilinmektedir. Sahisiz bırakılan ve sayılarının 8-10 Milyon olduğu (belki de daha fazla) tahmin edilen Alevi vatandaşlarımızın din işlerinin düzenlenmesi de bir devlet görevi olmalıdır.

Kim bilir, belki de çözüm, din işlerinin de belediyelere bırakılmasında olabilir. Ama belediyelerin de tüm yurdu, yani köyleri ve mahalleleri kapsaması gerekir. Bu son derece kolay olabilecek bir durum. Şu anda 30 adet „Büyükşehir“ düzenlemesi 81 ili de kapsadığında sorun kendiliğinden çözülür.

Sorunlar dizboyu. Çözüm üretmekte devletin bu derece zorlanmaması gerekirdi. Çözümü üretecekler devlet adamlarıdır. Devlet adamları da kendi çıkarlarını ve oy hesaplarını değil de devletin ve milletin çıkarlarını öne çıkaran insanlardır.

YORUM EKLE