ÇANAKKALE BOĞAZI

Çanakkale'ye ilk gittiğimde Ezine Ortaokulu öğrencisiydim. Sene 1954 yılı olabilir, emin değilim. Yolculuğumun nedeni de aklımda yok. Mutlaka bir sebep olmalıydı, çünkü o tarihlerde öyle gelişi güzel seyehat edilmiyordu. Ne bu tür geziler için paramız vardı; ne de sebepsiz, yani sadece gezmek için bir yere gitme alışkanlığımız...

Bugün 45 km olan Ezine-Çanakkale arası o tarihlerde 50 km'den az değildi. Otobüs Gökçalı Tepelerine keskin virajlar çizerek tırmanır yolcularının içini dışına getirirdi. Mutad mazot kokuları da cabası.

Ezine'den komşu ilçe Ayvacık arası 25 km uzaklıktaydı ve otobüs yolu tamamen toprak bir yoldu. O tarihlerde ilk asfaltı Gelibolu'nun içinde gördüm, belki 200 m uzunluğundaydı.

Daha önceleri de "asfalt" adını duymuştum sadece.

1953 Nisanında Ortaokul birinci sınıfındaydım. Komşumuz bir üsteğmenin radyosu vardı ve arada bir ajans haberlerinden haberdar olurduk. Dünyada olup bitenlerden de Türk halkının pek haberi zaten olamazdı o tarihlerde. Evlere gazete alındığını da gördüğümü hatırlamıyorum. Ama o yılın 4 Nisanında bugün bile acısını içimin derinliklerinden hiç atamadığım bir haber her eve ulaştı. Dumlupınar denizaltımız Çanakkale Boğazında batmış ve mürettebattan 81 kişi gemiyle birlikte canlı canlı boğazın derinliklerine gömülmüşlerdi ve yaşıyorlardı.

Acıyı Milyon kere büyülten de zaten işte bu canlı insanlarımızın ölümü beklemeleriydi. 1953 tarihinde Türkiye askerlerini 90 m derinlikten kurtarma gücüne sahip değildi. Zaten Dumlupınar'a ulaşmak bile o tarihten ancak 50 sene sonra mümkün oldu.

Dumlupınar'ı ABD deniz kuvvetleri eskidi diye envanterinden düşmüş ve bize hediye etmişti. NATO'ya giriş armağanı galiba.

Denizaltımız bir sisli gecede İsveç bandıralı bir geminin altında kalmış ölümcül yara almıştı. Radar vs gibi teknik donanımımız da 1953 tarihinde hak getire.

Osmanlı'dan tamamen iflas etmiş bir devleti devr alalı ancak 30 sene olmuş ve yeni yeni kendimize gelmeye başlamıştık.

Bugün İntepe sırtlarından Çanakkale'ye süzülürken Boğazın seyrine doyum olmuyor. Hele gün akşama doğruysa ve rüzgar insafa gelip birkaç saatliğine ara vermişse. Gökyüzünün bizim Boğazın tam üstünde suluboya fırçası gördüğünü düşünürüm o anlarda. Tanrım! Ne pitoresk bir manzaradır bu? Adı bugün yine Erenköy olan İntepe'nin her çam ağacının altında bir şair oturmadığına ve İstanbul Boğazı şairlerine taş çıkartacak sessiz nağmeler yazamadıklarını hiç anlamam.

Çanakkale Boğazının en harika görüntüsüdür o noktalardan alınan. Yoksa Truva cephesinden başlayıp 18 Mart 1915 tarihlerinde dünyayı sarsan o şiddet dolu savaşların buralarda olmuş olması bizi şaşırtırdı. Şaşırtmıyor, çünkü bu coğrafya çok hırçın bir bölge. Boğaz, kuzey-doğu ve güney-batı yönünde tam da poyraz-lodos yönünde... Karadeniz-Akdeniz arasındaki yüksek ve alçak basınçlar arasında sürekli hava ceryanı olup duruyor ve esiyor! Hem de ne esmek. Kış aylarında bazı günler sokakta rüzgardan uçurulmamak için direkten direğe tutunarak yol almak gerekiyor. Yoksa buralarda bu yeşillikler ve boş alanlar kalırmıydı hiç? Kanundu, milli parkdı, çevre bakalığıydı, belediyeydi... Hiç biri bizde hiçbir yerde fayda etmezdi. İlerde hele bir hukuk devleti olursak eğer, belki.

Şimdilik "Çanakkale içinde Aynalı Çarşı, ana ben gidiyom düşmana karşı..." türküsünü bir harmandalı temposuyla söylemeye devam edelim.

Böyle duygusal ve bir o kadar da heyecan yaratan bu türküyü biraz daha canlı söyleyemez miyiz Allah aşkına?

"Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı,
Ana Ben Gidiyom Düşmana Karşı
Of Gençliğim Eyvah

Çanakkale İçinde Bir Uzun Selvi,
Kimimiz Nişanlı Kimimiz Evli.
Of Gençliğim Eyvah.

Çanakkale Üstünü Duman Bürüdü,
On Üçüncü Fırka Yürüdü.
Of Gençliğim Eyvah."

YORUM EKLE

banner187

banner186