ÇİVİCİ İLE YÜZ YÜZE

Bozkurt'un Çambaşı Köyü’nde yaşlı bir karı kocanın evlerinde öldürüldüğü bilgisini aldık.

Gazetecilikte cinayetle sonuçlanan her olay, her dönemde takibi gerektiği için biz de cinayetin meydana geldiği orman köyü Çambaşı'na gittik.

Bozkurt istikametinden köye giren yolun iki tarafında birer kahvehane vardı. Kahvehanede oyalanmadan kıvrılarak dağa doğru sapan yolu takip edip önünde askerlerin ve kalabalık bir köylü grubunun beklediği iki katlı ahşap köy evinin önünde durduk. Cinayet burada işlenmişti. Savcı gelmediği için de hiç kimse evin içine giremiyordu.

Bu tür olaylarda ilk bilgi kaynağı olan komşular ve 77 yaşındaki Rukiye ile 78 yaşındaki kocası Ramazan Kocatepe'nin akrabaları, öldürülenlerin iyiliklerini sıralıyor, "Evlerinde kendi başlarına hiç kimseye zarar vermeden yaşarlardı. Zavallıları kim, niçin öldürmüş olabilir ki!" diye konuşuyorlardı. On altı, on yedi yaşlarındaki bir çocuk, "Onlar benim dedem ve ninemdi. Çok severdim" diye gözyaşı döküyordu. Fotoğraf bulmak için bir ışık doğmuştu. Uzun süre genci süzdüm. Bir süre sonra gözyaşları dindi, etrafındakilerle daha sakin konuşmaya başladı. Sol kolundan tutarak kalabalığın içinden çıkardım. "Bu vahşeti işleyenlerin yaptıkları yanına kalmamalı... Yalnız bize deden ile ninenin fotoğrafı gerekiyor" dedim. Çocuk birkaç dakika yüzüme baktı, "Bizim evde olacaktı, bakayım" dedi.

FOTOĞRAFLARI UZATTI

Köyün kuzey tarafındaki çıkışında, bir koyun ağılının yanındaki eve giren genç içeride biraz oyalandıktan sonra yaşlı çiftin birer vesikalık resmini getirdi. "Altından bir şey çıkmasın sonra..." diye tereddütle fotoğrafları uzattı. "Olur mu öyle şey canım" diyerek vesikalıkları cebime koydum. İlk hedefe ulaşmıştım. "Birlikte veya sizlerle çekilmiş fotoğrafları yok mu?" diye sordum. "Bizde yok, belki halamlarda vardır, ama onlar şimdi cenaze evindeler. Sonra bakarız" dedi. Kulağına usulca eğilip, "Sen yine de diğer gazetecilerin yanında bir şey konuşma, kimin ne yazacağı belli olmaz" diye de uyarıda bulundum.

Öğleye doğru savcı geldi. Jandarma komutanı, doktor, zabıt katipleri ve diğer görevlilerle birlikte tahta merdivenlerden yukarı çıktı. Hanay köy evinin önü açık salonunda, katibe, maktullerin öldüğünü, cinayetin işleniş şeklinin adli tıp raporu ile belli olacağını belirten cümleler yazdırdı. İşi bitince de bir kilim içinde cesetler aşağıya indirildi, cenaze aracına yüklendi.

Savcı ve adliye görevlilerinin evden ayrılacağı sırada köy ihtiyar heyeti üyelerinden birisi, "Bir ay önce de Ayşe ve İsmail Güneş adlı yaşlı bir başka çiftimiz ölmüştü. Zehirlendiklerini sanmıştık. Dün de Aşağı Mahalle'de kırk beş yaşlarındaki bir köylümüzü ağır yaralı olarak hastaneye götürdük. Gece evinde uyurken içeri giren kişiler alnından çivi çakmış. Şimdi hastanede" dedi.

Savcı ve beraberindekiler yeniden konuya eğildiler. Doktor, çürüdüğü için ölüm nedeni tespit edilemeyen yaşlı çiftin cesetlerini yeniden incelediğinde, alınlarına çivi çakılarak öldürüldüklerini tespit etti.

BOYUTU DEĞİŞTİ

Olay farklı bir hal almıştı. Köy, bir anda 'yorum' merkezine dönüştü. Savcı ve jandarma, vahşeti çözmeye çalışırken köylüler ve gazeteciler cinayetlerin soygun amaçlı işlenmiş olabileceğini düşünüyor, kimi de "Herhalde bir sapık işi" diyordu.

Gazeteciler köyü Bozkurt'a bağlayan yolun üst kısmındaki kahvehanede toplanmıştı. Ajansların muhabirleri de köy içinde resim arıyordu.

Oldum olası grup halinde çalışmayı sevmediğim için gazeteci Sabahattin ile birlikte yolun alt kısmında bulunan kahvehaneye yöneldim. Bahçede oturan köylüler, olay üzerine konuşuyordu. Grubun sol başında kısa boylu, hafif tıknaz, çakır gözlü kırk beş yaşlarında olanı, "Ne istediler zavallılardan. Çok yazık oldu, çok..." diye konuşuyordu. Birer sandalyeye de biz iliştik. Hepsi birden sustu. Biz soru sormaya başlayınca çakır gözlü olan ve giyimi köylülere oranla daha düzgün görünen kısa boylu kişi yerinden kalktı, "Bulunmaz bunları öldüren. Zaten cesetler de çürümüş" diyerek oradan ayrıldı.

Daha önceki deneyimlerimize ve öldürülenlerin alnına çivi çakılmış olmasına dayanarak, "Bu köyde daha önce cinayet işleyen veya akıl hastanesinde tedavi gören var mı?" diye sordum... Derin bir sessizlik yaşandı. Gür bıyıklı, siyah montlu bir adam, "Bizim burada pek olay olmaz... Hem bunun başka cinayetlerle ne ilgisi olabilir ki" diye cevap verdi.

Pek dostça davrandığı söylenemezdi. Kahveci, "Evet bu köyde cinayet işlenmedi, ama demin buradan kalkan Süleyman Aktaş adlı köylümüz 8 yıl kadar önce Antalya'da Nuri Keskin adındaki başkomiseri, silahını belinden çekip vurdu" dedi.

"Niye?.. Polis öldü mü?" soruma da "Niyesi yok. Adam öldü" yanıtını verdi. Cinayeti işleyen sohbete ilk başladığımız dakikalarda 'Bunları öldüren bulunmaz' diye fikir yürüten eski TEK memuru Süleyman Aktaş idi. 1986'da işlediği cinayetten sonra yargılandığı mahkeme tarafından Manisa Ruh Sağlığı Hastanesi'ne gönderildiğini, 4.5 yıl tedavi gördükten sonra köyü Çambaşı'na döndüğünü söylediler. Birden "Başka birini niye arıyorsunuz ki? İşte katil o adam!.." deyiverdim.

DAYANAMIYORMUŞ

Gür kara bıyıklı, siyah montlu adam yerinden kalktı, "Ne alakası var gardaşım. O zaten cezasını çekti ve akıllandı" dedi. Sonra sandalyesinin ayaklarını hızlı bir şekilde yere vurarak oradan uzaklaştı. Mırıldanarak da bize okkalı bir küfür savurdu... Köylüler susarken sessizliği yine kahveci bozdu, "Kazmayı taşa vurdunuz... Konuştuğunuz kişi Süleyman'ın eşi tarafından akrabası idi" dedi...

Yolun üst kısmındaki kahvehanede jandarma soruşturmasını bekleyen ve çaylarını yudumlayan gazeteciler, bizim ayağa kalktığımızı fark edince hareketlendiler. Hepsi de arkadaşımızdı ve iyi anlaşırdık. Ama iş habere gelince sanki düşman kardeşlerdik. Özellikle Hürriyet grubu ile 'atlatma' savaşı yapardık.

Biz olayı çözmüştük. Fakat savcı veya jandarma açıklama yapmadan "Çivici katilin Süleyman Aktaş olduğunu yazamazdık. Bilgilerimizi gizlice paylaştığımız Jandarma Komutanı, "Evet biz de aynı iz üzerindeyiz. Yalnız adamı yakalamadan hiçbir şey yazmayın. Hem kaçırırız, hem başımız ağrır" dedi.

Akşam üzerine doğru diğer gazetecilerle birlikte ben de büroya döndüm. Sabahattin köyde kaldı. Görevi kahvehanenin önünde elimizden kaçırdığımız Süleyman Aktaş'ın resmini bulmak ve katil zanlısı olarak yakalandığını öğrenmekti. Ardından şu bilgiyi verdi: "Çivici katilin Süleyman Aktaş olduğu tespit edildi. Jandarma kendisini yakaladı... Ayrıca bir ay önce ölen yaşlıları da kendisinin öldürdüğünü ve alınlarına çivi çaktığını itiraf etti..."

Türkiye Elektrik Kurumu'nun Denizli Müessese Müdürlüğü'nde çalışırken, 31 bin volt elektrik akımına kapıldıktan sonra ruhsal dengesini yitiren Süleyman Aktaş, boğarak öldürdüğü kişilerin alınlarına çivi çakması nedeniyle gazete ve TV haberlerine "Çivici Katil" namıyla girdi. Jandarma sorgusunda öldürdüğü kişilere neden çivi çaktığını sormuşlar ve "çivi görünce dayanamıyordum, insanların kafalarına çakmak istiyordum hep" cevabını almışlardı. Çambaşı köylüleri yıllar boyunca Süleyman Aktaş'ın taburcu edileceği haberleriyle tedirgin yaşadı. Manisa'daki hastanenin başhekimi Psikiyatrist Dr. Levent Ermete'nin, Çivici'nin yaşamının sonuna kadar hastanede tutulacağını açıklamasıyla herkes rahatladı. İki çocuğa tecavüz edip öldürdükten sonra Manisa Ruh Sağlığı Hastanesi'nde tedavi altına alınan oda arkadaşı İzmir Canavarı Ayhan Kartal ise köylüler kadar rahat olamadı. Çivici'nin kendisini öldüreceği korkusu ile başka koğuşa naklini istedi. Orada iki ruh hastası tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Çivici ise tek kişilik hücreye kapatıldı...

YORUM EKLE

banner187

banner186