CUMHURİYET DÖNEMİNDE EKONOMİK ZİHNİYETİN DÖNÜŞÜMÜ

Kovid salgını çıkınca Sağlık Bakanlığı güzel bir şey yaptı. Bir Bilim Kurulu oluşturdu. Salgınla ilgili kararlar burada tartışılıyor ve hükümete tavsiye ediliyor. Bunun benzerini ekonomi konusunda yapmayı akıl etmiyorlar anlamak mümkün değil. Derhal Ekonomi Bilim Kurulu oluşturulmalı ve belirli dönemlerde toplanıp ekonominin gidişatı burada tartışılmalı ve ekonomi konusunda hükümete tavsiyelerde bulunmalıdır. Belki böyle bir kurul cumhurbaşkanına enflasyonun sebebinin faizler olmadığını, MB’na müdahalenin yanlış olduğunu anlatabilir.

Avrupa’da burjuvaziden önce geniş toprakların mülkiyetine sahip güçlü bir aristokrasi vardı. Osmanlılarda ise toprağın mülkiyeti devlete aitti. Toprak çiftlik denilen küçük birimler haline getirilerek mülkiyeti devlette kalmak şartıyla ekip biçmeleri için çiftçi/köylülere tahsis edilmişti. Bu yolla soylu bir sınıfın ortaya çıkması önlenmişti. Avrupa’da zamanla burjuva denilen sanayi ve ticaretle uğraşan zengin ve şehirli bir sınıf ortaya çıktı. Osmanlılar ise çeşitli yollarla Avrupa’daki gibi güçlü bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasına engel olmaya çalıştılar. Müsadere yoluyla büyük paralar elde eden vezir, beylerbeyi gibi yüksek rütbeli ümeranın zengin bir sınıf haline gelmesinin önü kapanmıştı. Zenginleşen tüccarlar da zaman zaman müsadereye tabi tutularak merkezi otoritenin karşısında zengin ve güçlü bir sınıf haline gelmeleri engellenmişti. Ancak devlet 18. yüzyılda vergi toplama hakkını kayd-ı hayat şartıyla satın olmuş olan tahsildarların güçlü bir ayan sınıfı haline gelmelerini önleyemedi. Devlet otoritesi taşrada zayıfladı ve Anadolu ve Rumeli’de feodal sınıflar ortaya çıktı. Sultan II. Mahmud ayanları sindirmeye ve devlet otoritesini hâkim kılmaya çalıştıysa da tam bir başarı elde edemedi.

Avrupa’yı örnek alan Tanzimatçılar Avrupa’daki burjuva sınıfına benzer bir sınıfın ortaya çıkmasını desteklediler. Mahalli meclislerde ayan ve eşrafa görev verilmesi bu zümrenin kökleşmesini sağladı. Ancak ticaret burjuvazisi sayılabilecek tüccarlar sınıfı, 19. yüzyılın başlarından itibaren imparatorluğun gayrimüslim tebaasından çıktı. Fakat bu komprador burjuvazi kendi devlet ve toplumu ile bütünleşmedi ve sadece kendi azınlık çıkarlarının peşinde oldu. Kapitülasyon sağladığı imtiyazlardan faydalanan ve ekalliyet denilen Ermeni, Rum ve Yahudi tüccar ve sanayiciler Osmanlı İmparatorluğu aleyhinde çalışan bir sınıf haline geldiler. Bu yüzden İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet idarecileri bu zümrelerden kurtularak millî burjuvazi oluşturmaya çalıştılar.

II. Meşrutiyet’le iş başına gelen İttihatçılar ekonomik bağımsızlığı bir gurur meselesi olarak görüyorlardı. II. Abdülhamid’in ekonomi politikalarını pısırık, korkak ve neme lazımcı buluyorlardı. Ülkeyi yarı sömürge haline getirmiş olan kapitülasyonlara karşı çıkıyorlardı. Meşrutiyetten sonra kapitülasyonların karşılıklı rıza ile kaldırılması için düvel-i muazzama elçileriyle görüşmeler yapmışlar fakat hiçbir olumlu cevap alamamışlardı. Birinci Dünya Savaşında tarafsız kalma için ileri sürdükleri iki şart vardı: İmparatorluğun tamamiyet-i mülkiyesi ve kapitülasyonların kaldırılması. İngiltere ve Fransa bunu kabule asla yanaşmadılar. Bu yüzden Almanya’nın müttefikliği bir can simidi haline geldi. 1914 Eylül’ünde Avrupa devletleri savaşla meşgul iken İttihad ve Terakki hükümeti kapitülasyonları kaldırdı. Fakat en büyük tepki müttefik Almanya’dan geldi. Mondros mütarekesinden sonra kapitülasyonların kaldırılması kararı hükümsüz hale geldi.

                                                 ***

Millî Mücadele zaferle sonuçlandıktan sonra Lozan’da en büyük tartışma kapitülasyonlar yüzünden çıktı. Kapitülasyonlardan kurtulmak haklı olarak büyük bir zafer olarak algılandı. 

Cumhuriyet hükümetleri başlangıçta yabancı sermaye konusunda son derece istekliydiler. Ulaştırma alanında Amerika ve İtalya ve Belçika’dan kaynak arandı. 1927 yılında bazı Alman ve İsveç firmaları büyük ölçekli demiryolu ihaleleri aldı. Merkez bankasının kurulmasıyla düzenli dış borçlanmaya gidilmesi sır sık gündem geldi. 1930 yılında Kibrit tekeli kendisine bırakılan bir Amerikan şirketinden 10 milyon dolar borç alındı. Aynı şekilde Fransa, İtalya ve Sovyetlerden kredi arandı. İlki ikisinden olumsu cevap çıkmadı. Fakat Sovyetlerden mal ihracatı ile ödenmek üzere 14 milyon TL kredi sağlandı ve bunu Sümerbank kullandı. 1936 yılında Karabük demir çelik fabrikalarının finansmanında kullanılmak üzere İngiltere’den 3 milyon sterlin alındı. Türk ihraç mallarıyla ödenecek bu kredinin vadesi 10 yıl faizi %5,5’tu. Yabancı ülkelerden borç ve kredi alma aralıksız devam etti. Bu konuda Yahya S. Tezel’in Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950) adlı eserine bakılabilir.   

Demokrat Parti Tek Parti dönemine nazaran daha liberal ekonomik politikalar uyguladı.  Yabancı sermayeye sıcak baktı. Birçok kredi anlaşmaları imzalandı. Yol, köprü, baraj, hava alanı gibi bayındırlık alanında yatırımlar hızlandı. Tarımda makineleşme artmasına paralel olarak üretimde de önemli artışlar kaydedildi. Özel sektörün yatırımları hızlandı. Fakat her nedense 1950’de DP’nin iktidara gelmesinden sonra CHP yabancı sermaye düşmanı oldu çıktı. Yatırımların tamamına itiraz etti. Hatta CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, Seyhan barajının topraktan yapıldığını ve bir süre sonra köstebeklerin baraj toprağında yuvalar açacağını ve bunun sonucunda da barajın yıkılıp, Adana'nın sel suları içinde kalacağını söylemişti. DP hükümetinin çıkardığı Petrol kanunu vatana ihanet olarak görüldü. Fakat 1960’tan sonra cunta ve CHP’nin liderlik ettiği koalisyon hükümetleri zamanında bu kanunun değiştirilmesi kimsenin aklına gelmedi.

1965’te iktidara gelen DP çizgisindeki Adalet Partisi yabancı sermaye yatırımlarını devam ettirdi. Seydişehir Alimünyum Tesisleri ile İskenderun demir çelik fabrikaları Sovyetler’den alınan kredilerle yapıldı. 1960’ların sonuna doğru Marksist sol yabancı sermayeye ideolojik olarak karşıydı. Amerika ve Avrupa sermayesi emperyalistti. CHP de yabancı sermaye konusunda Marksist solla aynı çizgideydi. 1970’lerde CHP hükümet kurunca Enerji Bakanı Deniz Baykal’ın ilk işi Ataş rafinerisini devletleştirmek olmuştu.

1980’lere kadar Türkiye’de karma ekonomi modeli uygulanmıştı. 1990’lara kadar ekonominin %60’tan fazlası devlet sektörünün elindeydi. 1930’lardan kalma Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) zamanla devletin sırtında birer yük haline gelmeye başlamıştı. KİT’ler politikacıların iradesine tabi olduklarından aşırı istihdam önlenemiyordu. Mesela 3000 kişinin çalışması lazım gelen Karabük Demir Çelik Tesislerinde 20.000 kişi çalışıyordu. Aşırı istihdam aşağı yukarı bütün KİT’ler için geçerli idi. 

Turgut Özal KİT’lerin özelleştirilmesi hamlesini başlattığında sol kesimden ve yargı bürokrasisinden büyük bir muhalefetle karşılaştı. 1990’larda Tansu Çiller özelleştirme politikalarına devam etti. Fakat özelleştirmenin hızlanması esas 2002’den sonra Ak Parti hükümetleri zamanında oldu. Pek çok KİT özelleştirildi. Çünkü yüksek yargının direnişi kırılmıştı.

                                                             ***

Özelleştirme bir politik ve ekonomik tercih meselesidir. Türkiye’de Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğruyol Partisi gibi liberal ekonomiyi savunan partiler özelleştirmeden yana oldular. AK Parti de aynı istikamette politikalar takip ediyor. Bu politikanın zıddı devlet işletmeciliği ve ekonominin tamamen devlet kontrolünde tek bir merkezden planlanması ve yürütülmesidir. Bir de Türkiye’de olduğu gibi karma modeller vardır. Yani hem devlet işletmeciliği hem de özel sektörün devrede olduğu ekonomi modeli. Karma modelin Türkiye ekonomik olarak henüz kalkınmasını tamamlamamış olduğu için denendiği iddia olunurdu.

  Devlet işletmeciliği modelinde halkın ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin ucuz olması ve üreticinin mallarının belli bir fiyatın altına düşmemesi için devlet kurumlarının zarar etmesine göz yumulurdu. KİT’lerin zararı da devlet bütçesinden yani halktan alınan vergilerle karşılanırdı. KİT’ler sadece iç pazar için mal üreten, dışarıya ihraç kaygısı olmayan bir ekonomi modeli için geçerli idi. KİT zararları her yıl planlanır ve bu sene KİT zararları 50 milyar olacak denilir fakat daima hedefler aşılır ve rakam ikiye katlanırdı. Ayrıca KİT’ler politikacının emrinde olduğu için aşırı istihdamdan dolayı üretim maliyetleri içerisindeki işçilik giderleri dünyadaki ideal denge %17-18’ler civarında iken KİT’lerde % 60’lara çıkardı.

  Türkiye’de bürokratik zihniyet özelleştirme yaptırmamak için arslanlar gibi direndi. Yargı, özelleştirme kanununa rağmen “kamu yararı görülmemiştir”, şeklinde siyasi gerekçelerle yıllarca pek çok KİT’in özelleştirmesine engel oldu. O da yetmedi Telekom da olduğu gibi bu defa stratejik öneme sahip kurumlar bahanesi ileri sürüldü. Stratejik önem teknolojik gelişmeye bağlı değişken bir kavramdır.

Özelleştirme ile devlet ne kazanır? Birincisi işletme zararından kurtulur. İkincisi personel giderlerinden kurtulur. Üçüncüsü vergi geliri elde etmeye başlar. Üretilen mal ve hizmetlerden dolayı genel ekonomiye katkı da cabasıdır. Liberal ekonomide güçlü devlet iyi denetleyen ve iyi vergi toplayan devlettir.

Yabancı sermayeye gelince; iki tür yabancı sermaye girişi oluyor. Birincisi ekonomistlerin sıcak para dedikleri, faize, borsaya ve çeşitli fonlara gelen para. Bunlar riskli çünkü çabuk çıkıp gitme ihtimalleri var. İkincisi ise Türkiye’den herhangi bir gayrimenkul, fabrika, banka, şirket satın alanlar yani yatırım amacıyla gelenler. Bunların başımız üstünde yeri var. Çünkü ülkeye gerçek bir sermaye ve yatırım katkısında bulunuyorlar.

                                                             ***

Bazı iktisat profesörleri, “yabancı sermaye gelir ama kâr amacıyla gelir”, gibi garip laflar ediyorlar. Ya ne amaçla gelecekti? Kızılay namına mı?

Dünyada en çok yabancı sermaye çeken ülkelerin başında ABD geliyor. Onu AB ülkeleri ve Çin takip ediyor. Türkiye son 18 yılda bu konuda gelişme gösterdi ama henüz istenilenin çok altında yabancı sermaye çekebildi. Ekonominin bazı alanlarında hala kırılganlığın devam etmesi, siyasi riskler ve bürokratik mevzuat yabancı sermaye girişini önlemeye devam ediyor. Unutmayalım ki, yatırım amacıyla gelen yabancı sermaye ülkenin kalkınması için vazgeçilmez bir kaynaktır.

Avrupa ülkeleri bunu 1970’li yıllarda yaptılar. Fabrikaları, futbol takımlarını, hatta orta çağdan kalma şatoları bile sattılar. Kime? Petrol zengini ülkeler vatandaşlarına. Bu işten de Avrupalılar kârlı çıktılar.

Yabancı sermaye bir ülkedeki siyasi ve ekonomik istikrara büyük önem verir. Güvenli olmayan bir ülkede kimse yatırım yapmak istemez. Merkez Bankasının bağımsızlığına büyük önem verir. 2018’den sonra Merkez Bankası bağımsızlığını kaybetti. Cumhurbaşkanı bir ara meydan meydan dolaşıp Merkez Bankası Başkanını halka şikâyet ediyordu. Bir müddet sonra görevden almaya başladı. MB Başkanları aslında ekonominin gereği yapıyorlar ama icraatlarını bir türlü cumhurbaşkanına beğendiremediler. Kurlardaki yükselmenin temel sebebi MB’na yapılan sürekli müdahaledir.

Cumhurbaşkanı sık sık ABD ve AB ülkelerinin Türkiye ekonomisiyle oynadıkları konusunda komplo teorileri ileri sürüyor ama bir taraftan bu ülkelerin iş adamlarıyla bir araya gelip Türkiye’de yatırım yapmalarını istiyor. Bu çelişkiyi anlamak mümkün değil.

Kovid salgını çıkınca Sağlık Bakanlığı güzel bir şey yaptı. Bir Bilim Kurulu oluşturdu. Salgınla ilgili kararlar burada tartışılıyor ve hükümete tavsiye ediliyor. Bunun benzerini ekonomi konusunda yapmayı akıl etmiyorlar anlamak mümkün değil. Derhal Ekonomi Bilim Kurulu oluşturulmalı ve belirli dönemlerde toplanıp ekonominin gidişatı burada tartışılmalı ve ekonomi konusunda hükümete tavsiyelerde bulunmalıdır. Belki böyle bir kurul cumhurbaşkanına enflasyonun sebebinin faizler olmadığını, MB’na müdahalenin yanlış olduğunu anlatabilir.

YORUM EKLE