DAĞDERE’LERİN NAZAR BONCUĞU; SAKLI GÖL

Adını duyduğum yerlerin hikayesini merak ederim hep. Sorar soruştururum hep. Neden, nasıl, nereden diye. Önce kendime ve sonra yanımda kim varsa onlara… Belki birkaç farklı soru da ilave ederek merakımı gidermeye bilgi dağarcığıma yeni ekler yapmaya çalışırım. Bu planlı değil iç güdüseldir çoğu zaman.

“Dağdere” sözcüğü de bu tür bir merak uyandırmıştır bende. Dağ belli, dere de belli ama ikisi birleşince hem dere hem dağ… Bir de buna –aşağı-yukarı ekleri gelince, düşünüp kalıyor insan …

Bu yerleşim alanları kesinlikle bir yörük yerleşkesi. Su kenarı olması, dağın dibinde bulunması ve benzeri sebepler bu kanıya varmayı kolaylaştırıyor.

Çok uzatmayayım. Bu kez yürüyüş rotam Aşağı Dağdere ile Yukarı Dağdere arasında. Aşağıdan başlayıp yukarıya yürüyeceğim yol arkaaşlarımla .

Biraz bu iki köyün bulunduğu yerden de söz etmek gerekirse; Denizli - Ankara karayolunda ilerlerken Kocabaş ile Kaklık arasında bulunan sivri tepenin eteğinde kurulmuştur Aşağı Dağdere. Yukarı Dağdere ise adından anlaşılacağı üzere üst rakımdadır. (Yukarı da )

Aşağı Dağdere yakın zamanda burada açılan taş ocağı ve mermer ocağı ile ünlenmiştir. Verimli bir ovanın kenarında sırtını dağa yaslamış ve su kaynaklarının başında bir noktadadır.

Köy yanındaki mermer ocağının bitişiğinde bulunan tepenin alt rakımından biri normal içilebilir su, biri Pamukkale travertenlerinin beyazını oluşturur nitelikli su ve bir de Karahayıt’ın kırmızı travertenlerinin rengini veren su olmak üzere 3 farklı su bu küçük yamaçtan çıkar. Bu suların hemen hepsi buradaki Mermer ocağı ile tepedeki taş ocağının arasından yeryüzüne ulaşmaktadır.

Bu su kaynaklarının, suladığı topraklar, mermer ocağı ile taş ocağının çevreye, doğaya, insana olan olumlu (!) olumsuz etkilerini bir kenara bırakıyoruz. Gruptan yol arkadaşlarımızla çevreye göz atıp köyün içinden mağaraların yanından yola koyuluyoruz soğuk ama güneşli bir Şubat ayı başlarında.

Hedefimiz de Yukarı Dağdere ve onun adı ile özdeş Saklı Göl var… Köpejlerin havlamaları uzaktan geçen motorlu araçların yankı yapan seslerine karışan Taş ocağında çalışan iş makinelerinin gürültüsü eşliğinde yolumuza devam ediyoruz. Aşağı Dağdere geride kalırken ufukta Mermer ocaklarının Köstebek yuvasına benzer artıklarını görüyor ve birkaç viraj dönünce bu kez başka bir görüntüye takılıyoruz.

Yeşil çam ağaçlarının arkasındaki tepeyi kemiren iş makinelerinin taş ocağı için indirdiği kayaları görüyoruz. Bir dağ tam anlamıyla kemiriliyor ve yok ediliyor… Yorum yapmadan devam ediyoruz.

Güneşin ısıttığı bir günün öğle saatlerinde Yukarı Dağdereye ulaşıyoruz. Burada kesif bir sessizlik var. Tek gürültü öydeki köpeklerin dışarıdan gelen yabancılara havlama sesi. O kadar. Durmuyor Saklı göle inmeye devam ediyoruz.

İşte güzelliğe bir başka güzellikte burada ekleniyor. Çöküntü ile oluştuğu belli olan bir havza. Buradan çıkan kaynak suları ile oluşmuş bir göl ve mesirelik alan.

Ne söylenir ne anlatılır ki. Gidip görmek yaşayıp dönmekten, bir de bu güzelliklerin değerini kavrayıp, koruyup yarınlara taşıyabilsek demekten gayrı…

Aşağıdan yukarıya bir yol çizdik, pek güzeldi, pek sevimliydi, hep böyles kalabilseydi…

YORUM EKLE