DENİZ GÖZLÜ ÇOCUKLARIMIZ…

Önce Eylül,

Sonra Leyla…

İkisinin de yaşayacak günleri vardı.

Umutları hayalleri vardı…

Kim bilir belki Eylül doktor olacaktı, hastalarını tedavi edecekti.

Deniz gözlü Leyla ise öğretmen olup öğrencilerini bu acımasız ve gamsız hayata hazırlayacaktı.

Ancak kendini bilmez, iki sapık onları bu hayattan alıp götürdü…

Acımasızca işkenceye uğradı iki çocuk…

Sessiz çığlıklarında ikisi de boğuldu.

Biz ne yaptık?

Elimizden ne geldi?

Hiçbir şey…

Aynı evrende yaşamamalı cellatlar ve çocuklar;
Ya ölmeli cellatlar, ya da hiç doğmamalı çocuklar…

Suçlu kim biliyor musunuz?

Hepimiziz…

Niye diyeceksiniz.

Koruyamadık onları…

Çirkin elleri onların üzerinden alamadık.

Olan ise çocuklara oldu.

Irmak’a,Eylül’e,Leyla’ya oldu.

Onlar gittiler…

Bize ise acıları kaldı.

İnsan olmaktan utandım ben bu hayatta…

Sibel Üresin’in ekranlara çıkıp 60 yaşındaki bir adamla 12 yaşındaki bir çocuk evlenebilir dediği zaman bir şey yapamadığımızdan utandım!

O’na sen kendi çocuğunu evlendirebilir misin diyemediğim için kendimden utandım.

Ben her şeyden utandım.

Çocuklar ölürken, uyuduğum için uykumdan utandım…

Sayın okuyanlar dokunulmazlık milletvekillerinin değil, bakanların değil, büyük adamların değil çocukların olmalı…

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

Nazım Hikmet Ran

YORUM EKLE