DENİZLİSPOR LOGOSUNUN ÖYKÜSÜ

EMEKÇİ KADINLARA SELAM OLSUN

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun… 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü neden denilmiş?… 163 yıl önce New York’ta kadın işçilerin 8 saatlik iş günü nedeniyle ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle greve başladıkları gün çıkan yangında 129 kadın hayatını kaybetti. 120 yıl sonra ABD’de emekçi kadınların mücadelesi Birleşmiş Milletler tarafından “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ilan edilmiş… Kapitalizme karşı verilen hiçbir mücadele ilk anda başarısız bile olsa yıllar sonra tüm dünyada kabul görür…

163 yıl önce ne yaşanmıştı?

“1857 yılının 8 Mart günü New York’ta 40.000 dokuma işçisi kadının eşit işe eşit ücret, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve 8 saatlik iş günü talebiyle greve başladıkları gün direniş sırasında yangın çıkar, 129 kadın hayatını kaybeder. Hayatını kaybeden kadınların anısına ilk olarak 1910 yılında Clara Zetkin ve Rosa Luksemburg  8 Mart‘ı Dünya Kadınlar Günü olarak kutlamaya başlamış, 1977’de de 8 Mart Birleşmiş Milletler tarafından ‘Dünya Kadınlar Günü’ olarak ilan edilmiştir.”

Usta şair Nazım Hikmet, “Analardır adam eden adamı, bulutlar adam öldürmesin” demiştir.

Dünya Emekçiler Günü nedeniyle annem Emine Karaçay’a, eşim Fügen Öztürk Karaçay’a, Kızım Gizemsu Karaçay’a, Ablam Meryem Solmaz’ a, kız kardeşim Keziban Karaçay’a, yengelerim Meryem Karaçay ve Asuman Karaçay’a sevgi ve saygılarımı sunuyorum…

Emekçi Kadınlara bin selam olsun… Anıları önünde saygıyla eğiliyorum…

ATİLLA SEZENER’DEN İKİ ANEKTOD…

Denizli’de uzun yıllar avukatlık yapan ve yerel gazetelerdeki köşesinde aydınlatıcı yazılar kaleme alan Atilla Sezener, sosyal medya paylaştığı iki yazıyı sizinle paylaşıyorum.  

“YİNE KADINLAR

Victor Hugo ne demişti “Kadını güzel yapan Tanrı, sevimli yapan da şeytandır” Aman ha.. Sevimliliği kimse abartmasın.

Anneler de hedef gösterirken bazen abartma yaparlar. İşte misali: “Küçük bir çocukken annem bana şöyle demişti, eğer asker olursan general olacaksın; rahip olursan papalığa yükseleceksin. Ama ben ressam oldum ve Picasso olarak kaldım” Söyler misiniz hangi general veya papa Picasso kadar ünlüdür?. Tarihe geçmiştir?.

Anneler oğullarını yönlendirirken, babalar da kızlarını koruyup kollamak isterler. Kız babası, damat adayına kötü alışkanlığı olup olmadığını sordu ve şu yanıtı aldı:

-Kötü alışkanlıklarım pek yoktur. Ne kumar oynamasını, ne içki içmesini ve ne de çapkınlık yapmasını bilirim. Kumarda sürekli yenilirim, içki içince sızar kalırım, çapkınlığı ise elime yüzüme bulaştırırım, tam dört kere karakolda sabahladım.

Bir kadın kısık sesle konuşuyorsa bir şey istiyor demektir; sesini yükseltiyorsa bilin ki istediğini elde edememiştir. Akıllı erkek bu farkı kavrayan erkektir.

En sakin erkeğin bile en az 250 gramı çapkındır. O zaman şu saptamayı yabana atmayın. “Kadın peşinde koşmanın zararı yoktur. Zararı veren onları yakalamaktır.”

Ve yazıyı bir Çin Atasözü ile noktalayalım.” Kadına inanan kendini aldatır. İnanmayan da kadını aldatır.”

DENİZLİ’DE EN KISA MEVSİM

 “1945 yılında Denizli ilindeki tek ortaokul burada olduğundan Çal’dan Denizli’ye geldim. Üniversite ile yedek subay okulu ve Harp Akademilerinde yaptığım yedek subaylık dönemleri dışında sürekli bu şehirde kaldım. Bunları şunun için yazıyorum. Denizli’de mevsimler hakkında bilgim oluşmuştur.

Denizli’de dört mevsimin en kısası İlkbahar’dır. Aklınıza gelen her doğa olayı bu dönemde yaşanır. Fırtınalı günler, yağmur, güneşli zamanlar, ceketleri çıkartan ve yerine göre soba veya kaloriferleri yeniden yaktıran dönemler hep İlkbahardadır. Bu mevsim de bazı zamanlar ve bazı yerlerde istisnai olarak kar da yağabilir. Bazıları espri yapar. “Denizli’de ilkbahar genç ve güzel bir kız gibidir Önceden ne tepki vereceği bilinmez.” Der.

Bu değişiklik ve karmaşa içinde birden kendinizi yaz ayının kollarında bulursunuz. Yeri gelmişken ilave edeyim. Burada en uzun mevsim Sonbahardır.

Bu şehirde yeşilin en güçlü olduğu dönem ise Nisan ortaları ile Mayıs sonlarına kadar süreçte görülür. Hazirandan itibaren bazı yeşilliklerin sararmaya başlaması sizi şaşırtmamalıdır.  İnsan dünyaya bir kere gelir. Onun için siz her mevsimin tadını çıkarmaya bakın”

İki yazıda da alınması gereken dersler var…

Bu yazıları kulağımız küpe mi olmalı yoksa kulak arkası yapmalıyız…

Bence kulağımıza küpe olmalıdır…

DENİZLİSPOR LOGOSUNUN ÖYKÜSÜ

Her markanın bir öyküsü vardır… Denizlispor Kulübü’nün logosunun yapılış hikayesini emekli Harita Mühendisi Ali Doğramacı anlattı. 

Ali Doğramacı’yı 35 yıldır tanırım. Bir çok konuda bilgi sahibidir.  Denizli Gazeteciler Cemiyeti’ni ziyareti sırasında “Denizlispor logosunu ben tasarladım.” Dedi. “Nasıl yani” dedim… Bir A4’e düşüncelerini yazıp getirdi… Bu yazıyı tarihe not düşmek adına paylaşıyorum…


 

DENİZLİSPOR LOGOSU DOĞUŞ ÖYKÜSÜ

2002-2003 Futbol Sezonunda UEFA kupasında Denizlispor fırtınası yaşanıyordu. Rıza Çalımbay’ın çalıştırdığı takımızı Çek Şampiyonu Prag’ı ve Fransız Takımızı Lorient ve Olimpik Lyon’u elemiş, Maurinho’nun çalıştırdığı Portekiz’in Prota Takımına elenmişti. Ama o sene UEFA Kupasını Porto kazanmıştı. Türk ve Avrupa spor basını Denizlispor’un başarısını konuşuyor, Denizli halkıda TV başında hop oturuyor, hop kalkıyor, takımıyla gurur duyuyordu. Bu ortamdan etkilenen bendeniz de önceki logodaki bazı uyumsuzluklara kafayı takmış bu formaya daha güzel logo yakışır diye düşünüyordum. Soluğu grafiker arkadaşım Mustafa Sezgin’in Bayramyeri Zümrüt İşhanı No:58’deki ofisinde aldım. Benim önerilerim, onun teknik desteği ile şimdi ki logo ortaya çıktı. Yeni logodaki kırmızı bulunmuyor. Denizlispor yazısı eğri değil, düz, horoz yeniden tasarlandı. Baskı tekniğine uygun olarak çerçeve oluşturuldu ve aydınger altlığa aktarıldı. Bu aydınger altlık Denizlispor›un o günkü müdürü Cengiz Ünver'e tarafımdan götürülerek verildi.

Denizlispor’un Sayın yöneticilerinden bir ricam olacak. İki satırlık bir teşekkür yazısını manevi miras olarak çerçeveletip başköşeye koymak isterim. Saygılarımla. 20.02.2020”

Denizlispor Kulübü Başkanı Ali Çetin’nin, Ali Doğramacı’nın istediğine olumlu bir yanıt vereceğini düşünüyorum…

ÇOCUKLUĞUMUZDA İLK MASALI NİNELERİMİZDEN DİNLEMİŞİZDİR…

Arkadaşımız Tahsin Eşmeli, sosyal medya hesabında babaannesi ile olan anılarını paylaştı…

Yazıyı okurken insan çocukluğunu yeniden yaşıyor… Hepimiz ilk masalları babaanne veya ninemizden dilemişizdir… Bu hikayeler çocukluğumuzda çok etkili olmuştur…

“EBE BENE MESEL ANLATSANA...

İlkokulu bitirdikten sonra Güney›e ortaokul eğitimi almaya geldiğimde, 10 yaşında küçük bir çocuk olduğumdan bana bakıp ilgilenmesi için Hörü ebemi de (Babaannem) benimle birlikte Güney’e göndermişlerdi. Eniştem öğretmen olduğundan ve ben onunla birlikte okula gidip gelirken okumayı söktüğümden beni 5 yaşında ilkokula kaydetmişti. Bu nedenle 10 yaşında ilkokulu bitirmiş ve ortaokula başlamıştım.

Güney’de ilk zamanlar Efe Ali dayının evinin bir odasında kısa süre kalmış, sonra ayrı bir kiralık eve taşınmıştık. Tek göz odası vardı. Ancak tuvaleti ve banyosu içerideydi. Bizim için idealdi.

Tek göz odada tek yatak. Ebemle birlikte yatıyoruz. Ben bazen akşamları ödev yapmak için geciktiğimde ebem uykusu gelmeye başlar ve uyumak için yatağa girerdi. Ama uykusu çok hafif olduğu için ben yatağa girerken mutlaka uyanırdı. Nasıl uyanmasın ki? Rahmetlinin ayakları çok sıcak olurdu. Ben de yeni yatağa girdiğimden ayağım soğuk olur ve ısıtmak için onun ayaklarına değdirirdim. O da ‘Tü belanı versin. Bu ne böyle kedi ayağı gibi’ derdi. O zamana kadar kedilerin ayağının sürekli soğuk olduğunu bilmezdim. O zaman öğrenmiş oldum. Kedilerin vücut sıcaklıklarının (Ayakları hariç) insanlardan yüksek olduğunu öğrenmem de bir kaç yıl önce evimizde kedi beslememize dayanıyor.

Yatağa girip de uykum gelmediği zamanlar ben ebemden eskiden yaşadığı olayları ve hikayeleri anlatmasını isterdim. O da beni kırmaz anlatırdı. Ben o yaşanmışlıkları veya hikayeleri dinleye dinleye uyurdum. (O bu yaşanmışlıkları ve hikayeleri mesel diye tanımlardı)

Bir gün ödevim erken bitti. Başka da zaman geçirecek bir şey olmadığından biz erkenden yattık. Ama benim gözümde bir gram uyku yok. Ebeme ‘Ebe bene eski mesellerden anlatsana’ dedim. O da yaşadıkları bir olayı köyümüzün ağzıyla anlatmaya başladı. ‘O gün bubanla barabar Eziler’e un üğütmeye gittik. Bize sıra gelinceye gadar ayşam oldu. Ayşama doğru bizim buğdayları üğütmeye başladıla. Emme iyice garanlık çöktü. Gece yarısına doğru bizim un üğündü. Çuvallara doldurup eşşeğe yükledik ve bizim köye doğru yola çıktık. Garanlık, göz gözü zor görüyo. Ben eşşeği yularından çekiyon, buban da yanımda yürüyo. Biraz gittikten sonra gözümüz alıştı, ay da biraz ışır gibi oldu. Abla Kuyusu’nu geçip de Asmalı deresine doğru sallandığımızda bi de baktık Asmalı deresi tarafında şeytenler (Şeytan) ataş yakmış edrafında dönüp duruyola’. Bu arada ben araya girdim ‘Nerden bildiniz şeyten olduğunu’ dediğimde, ‘Gecenin bi vaktı. Başka kim olacak’ dedi. ‘Şeytanlar nasıldı’ dediğimde, ‘Ellerinde bir sopa vardı. Bağıra çağıra ataşın edrafında dönüyorlardı’ dedi ve devam etti. ‘Buban güçcük o zaman. Senin gada bile yok. Bene onların ne olduğunu sorduğunda ben de şeyten dedim. Keşke demeseydim. Buban bi korktu, başladı köye doğru goşmaya. Ben arkasından bağırıyon ‘Fari, Fari’  (Fahri) deye emme o gurşun gibi köye doğru gitti. Ben de korkuyon. Ne gada bildiğim dua vasa hepicini okudum. Allah’tan beri yakaya geçmedile. Yoğusa ben ne edecedim gadın başıma” dedi.

O bu olayı anlatırken ben olayı neredeyse bire bir yaşıyorum. Bunu yaşarken de o gün için dağ gibi ve yıkılmaz durumda gördüğüm babamın, zamanında zayıf bir noktası olduğunu da düşünüyorum bir taraftan. Her akşam olmasa da en az iki güne bir ebeme bu tip meseller anlattırırdım. Bazen aynı meseli iki defa da dinlediğim olurdu ama asla sıkılmazdım.  Ķüçük boylu sevimli ebem benim. Ben liseyi bitirinceye kadar baktı bana. Mekanı cennet olsun. Aşağıdaki fotoğraf 1985 yılında çekildi ve Hörü ebemle benim o zamanki halim”

Tahsin Eşmeli’nin babaannesi Hörü  Ninesine Allah’tan rahmet dilerim… Işıklar için uyusun.. Torunu Tahsin Eşmeli’nin başarısını görmüş ve mutlu olmuştur sanıyorum…

Babaannelerimiz, anneannelerimiz hepimize unutamayacağımız masallar anlatmıştır… “Anlatmadı” diyen varsa bir adım öne çıksın…

“PAMUKKALE VE LAODİKYA’NIN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” ÇAĞRIMIZIN 1831’İNCİ GÜNÜDÜR…

Pamukkale ve Laodikya Antik Kenti’nin gelirleri, Denizli’ye kalmıyor... Hierapolis, (Kutsal Şehir) binlerce yıldır, insanlara şifa dağıtıyor… Pamukkale ve Laodikya son yıllarda, Denizlililerin ilgi odağında değil… Artık, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uygulamalarıyla Denizlililerin “Laodikya ve Pamukkale Sevgi Ateşi” söndü… Geçmişte, Denizlililer gelen konuklarını Pamukkale ve Laodikya’da ağırlar ve fotoğraf çektirerek anılarını ölümsüzleştirirdi… Şimdiler de ise; böyle anılar ölümsüzleşmiyor…“Pamukkale ve Laodikya’nın Geliri Denizli’de Kalmalıdır” çağrımıza Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, yanıt verene kadar devam edeceğiz…

PAZARTESİ’NİN SÖZÜ

“Bilen kişiyle dost ol, çünkü seni aydınlatır. Bilgisiz kişiyle dost ol, çünkü sen onu aydınlatırsın. Bilmediğini bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de aptallaştırır.”

KONFÜÇYÜS

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ali AYBAL
Ali AYBAL - 4 hafta Önce

"Şeyten" öyküsü bizim oralarda da anlatılırdı.
Yakın köyümüzde birebir birinin başından geçmiş olarak anlatılır, isim de verilirdi. Sanırım sözkonusu değirmen de bizim değirmendi.
*Şeytanlar bir ateşin etrafında eğlence yapıyorlarmış. Deymandan gelen adama "Duuur!" deyip yükünü indirtiyorlar. O adam da katılıyor eğlenceye. İçlerinden birini eşek için arpa çalmaya gönderiyorlar. Aradan epey zaman geçiyor arpa almaya giden şeytan sabaha yakın geliyor. " Nerde kaldın?" diyorlar. Diyor ki " Besmelesiz ambarı tee Konya'da bulabildim."
Ortada oynayan köçekin fistanı adamın karısının naylon fistanına be ziyormuş. Adam şüphekenmiş. Sigarasıyla köçek'in fistanının eteğinden yakmış.
Sabah olmadan adamın yükünü (un dağarcıklarını) eşeğine ters olarak sarıp göndermişler.
Adam eve gelince bir de bakıyor ki karısının naylom fistanının eteğinde sigara yanığı.
Meğerse karısı da fistanı sandığa korkene besmele çekmeden koymuş imiş.*
Bizim yakın köy Kızılçukur'da yaşanan "şeyten" öyküsü böyle.
Yerseniz...