DEPREM ANILARI ÇOK ÖNEMLİDİR…

Depremle 1971 yılında meydana gelen “Burdur Depremi” ile tanıştım… Serinhisar İlçesi’ne bağlı Kocapınar Mahallesi’nde iki-üç gün dışarıda yattık… Deprem gündüz saat 11:00 gibi olmuştu… Büyük bir uğultu ve arkasından sarsıntıyı hissetmiştik… Depremin nerede olduğunu öğrenmek için radyoyu açtık... Saat 12:00 ve 13:00’de TRT’nin haberlerinden Burdur İli’nde olduğunu öğrenmiştik…

İkinci anım 1976 yılında Denizli’deydi. Hacı Kaplanlar Mahallesi’nde bahçeli kerpiç bir evde otuyorduk. Sabaha karşı büyük sarsıntı ile uyandık. Benim uyuduğu yatağın yastığına taş düşmüştü. Eğer uyanık olmasan taş kapa gelecekti. Denizli’de 1976 yılında meydana gelen depremde 4 kişi yaşamını yitirmişti. İkisi Hacı Kaplanlar Mahallesi’nde oturanlardandı… Depremi yaşamayanlar, hissedemezler...

Üçüncü anım ise; 1994 yılında medya gelen Dinar Depremi’dir. 1 Ekim 1995 tarihinde saat 17:57'de Afyonkarahisar'ın Dinar ilçesinde meydana gelmişti. 6.1 şiddetinde olan depremde 90 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 14.156 bina hasar görmüştü. Afyonkarahisar, Denizli, Isparta, Burdur ve Uşak illerinden de hissedilen deprem özellikle Dinar'a bağlı Yakaköy, Kızıllı ve Yapağılı mahallelerinde yoğun olarak hasara neden olmuştu.

Sarsıntının olduğu saatte Denizli Büyükşehir Belediyesi’nin arkasında bulunan Yirmi Gazetesi’nde pencereden bakarken karşımızdaki binanın hareket ettiğini gördüm… Mesai dağıldığından Denizli Belediyesi’nde haraketlilik yoktu…Özel televizyonlar yeni açılmıştı. Star TV Dinar’da yayın yapmıştı. Bir gün sonra Yirmi Gazetesi imtiyaz sahibi Hüsnü Okumuş’la birlikte Dinar’a gittik. Bir gün geçmesine karşılık kurtarma ekipleri bir cana ulaşabilmek için çaba gösteriyordu... Sağlam ve betonarme yapılmış binalar dimdik ayakta idi… Ama biz hiç depremlerden ders alamadık… Almayı da düşünmüyoruz…

OKULLARDA AFETLERDEN KORUNMA EĞİTİMİ VERİLMELİDİR

Aslında bilim adamları uyarıyor, “Deprem öldürmez, sağlam yapılmayan binalar öldürür” diyor… Deprem kuşağı üzerinde yaşıyoruz… Bazı depremleri hissetmiyoruz… Çünkü şiddetleri düşük… Depremle yaşamasını öğrenemedik. Japonya’da deprem kuşağında bulunuyor… Japonya’da sık sık depremler olur… Yapılan gökdelenlerle bile sarsıntıdan etkilenmiyor… Çünkü yapılaşmalarını deprem hesaplarına göre yapmışlar... Biz; afet öncesi bir hazırlık yapmıyoruz. Afet olduktan sonra çok konuşanımız oluyor… Televizyonlarda ne kadar deprem uzmanı olduğunu öğreniyoruz…

2019 Yılı afete hazırlık yılı idi... Aslında her yıl afete hazırlık yılı olmalıdır… İlkokul ve Ortaokul ve lisede afetlerden korunmanın yolları ders olarak okutulmalıdır… İlkokulda alacağımız eğitim bizim hayatımızda büyük bir önem arz edecektir…

“DEPREMDE DİSİPLİNİ NASIL SAĞLADIK?”

Denizli Barosu avukatlarından Atilla Sezener, sosyal hesabından “Depremde Disiplini Nasıl Sağladık” başlıklı bir yazı paylaştı… Atilla Sezener 1945 yılında Denizli’de meydana gelen depremle ilgili olan anılarını yazdı… Bu anılardan alacağımız çok ders var…

İşet Atilla abimizin yazısı:

“DEPREMDE DİSİPLİNİ NASIL SAĞLADIK?

1945 yılında Çal gazi İlkokulunu bitirip Denizli’de Koca Mektep diye anılan İsmet İnönü Lisesine yatılı olarak geldim. 1945 de Denizli ilinde tek lise ve ortaokul sadece Denizli’de vardı. Ben geldiğimde toplam 585 öğrenci okuyordu.
Daha önceleri İstanbul Teknik Üniversitesine giriş imtihanlarını İsmet Paşanın büyük oğlu Ömer İnönü sekizincilikle kazanmış ve ilk yedi kazanan ise Denizli Lisesinden çıkmış. Bunu merak eden paşa buraya gelip liseyi ziyaret etmiş ve lisenin ismi İsmet İnönü lisesi olmuş. Bu isim sonraları Adnan Menderes’i rahatsız ettiği için lise isminden paşanın adı çıkarıldı..
Çal o zamanlar Denizli’ye çok uzaktı. Çal’dan Kaklık köyüne (henüz kasaba değildi.) faytonla gelirdik. Kaklık’ta iner tren beklerdik. Trenle Denizli’ye ulaşırdık. Bütün gün yolda biterdi.
Okurken ne telefon vardı, ne de başka haberleşme aracı. Ancak yarı yıl tatilinde Çal’a gitme olanağı bulunuyordu.
İlk yıllarda yatılı olarak benden başka küçük sınıflarda Çal’dan kimse bulunmadığından çok zorluk çekip ağladığım günleri hatırlıyorum. Bir ara okumaktan vazgeçmeyi dahi düşündüm.
Zaman her şeyin kesin çözümünü getiriyor. Daha sonraları sarsıntılar geçti ve okula ısındım.
Biz yatılı olduğumuzdan geceleri yatakhanemiz şimdi ki Kıbrıs Şehitleri yoluna bakan ahşap kısımdaydı. Karmaşık yatmıyorduk; her sınıfın ayrı yatakhanesi vardı.
1947 yılında Denizli’de çok sık zelzele (deprem kelimesi sonradan kullanılmaya başladı) olmaya başlamıştı. Richter ölçüsü belki fazla değildi ama, şehirdeki binaların çok büyük çoğunluğu hababam metoduyla yapılmış ve yığma binalardı. Mimar filan hak getire.
Zelzelede yatakhanelerden uyananlar birden dar ahşap merdivenlere saldırıyor ve kırıklar dahil, yaralanmalar, incinmeler oluyordu. Canını kurtaran orta bahçedeki havuzun etrafında kümeleşiyordu.
Yatılı olduğumuz için her gece öğretmenlerden biri nöbetçi belletmen olarak kalır ve bizi denetlerdi. Mütalaa dediğimiz ders çalışma saatlerinde mutlaka denetimden geçerdik. Yatılı öğrencilerin daha başarılı olmalarında bunun da bir payı olduğunu düşünüyorum.
Artçı depremleri biz hep yeni bir sarsıntı olarak yorumluyorduk. Kimse işin bilim tarafıyla ilgilenmiyordu. Zaten Türkiye’de de bu işleri o yıllarda bilen kimse yoktu.
Belletmen hocalarımızdan fizik öğretmeni Sabri Bey, kargaşaya müthiş bir çözüm buldu. Her yatakhaneye bir nöbetçi tayin etti. Deprem olur olmaz bu arkadaşlar uyanamayanları uyandıracak ve merdivenden aşağıya inerken sıraya sokacaklardı. Sabri hoca, bu mümessilleri güya uyanık öğrencilerden seçmişti. Orta ikiler için beni tayin etti.
Provaları mükemmel yerine getirdik. Bir gece nöbete durduk ve beklediğimiz deprem oldu. Ne oldu biliyor musunuz?:
Sabri hoca önde biz mümessiller arkada merdivenlerden hızla inip orta bahçede yerimizi aldık. Hoca, insan psikolojisinden hiç çakmadığından planı fiyaskoyla bitmişti.”

Elbette; fizik öğretmeninin psikolojiden anlaması mümkün olmaz…Artık çağımızda her alanda bir uzmanımız var…

Bu tür doğal afetlerde bunların konuşmalarına kulak vermeliyiz…

TAHSİN EŞMELİ, 33 YIL SONRA NOSTALJİ YAŞAMIŞ…

Çocukluğumuzda yediğimiz içtiğimiz her şeyin özlemini çekeriz… Televizyonların ve elektriğin olmadığı köylerimiz de soğuk uzun kış günlerinde sobaların üzerinde pişirilen kestane kebabının tadı unutulmaz…

Arkadaşımız Tahsin Eşmeli, sobanın üzerinde pişirdiği kestaneyi, “Yaklaşık 33 yıl sonra sobada kestane kebabı yapmak. Eski bir tada kavuşmak çok güzel…” notuyla paylaştı… Nostalji yaşamak güzel… Tahsin arkadaşımız tarihe not düşümü oldu…

“PAMUKKALE VE LAODİKYA’NIN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” ÇAĞRIMIZIN 1789’UNCU GÜNÜDÜR…

Pamukkale ve Laodikya Antik Kenti’nin gelirleri, Denizli’ye kalmıyor... Hierapolis, (Kutsal Şehir) binlerce yıldır, insanlara şifa dağıtıyor… Pamukkale ve Laodikya son yıllarda, Denizlililerin ilgi odağında değil… Artık, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uygulamalarıyla Denizlililerin “Laodikya ve Pamukkale Sevgi Ateşi” söndü… Geçmişte, Denizlililer gelen konuklarını Pamukkale ve Laodikya’da ağırlar ve fotoğraf çektirerek anılarını ölümsüzleştirirdi… Şimdiler de ise; böyle anılar ölümsüzleşmiyor…“Pamukkale ve Laodikya’nın Geliri Denizli’de Kalmalıdır” çağrımıza Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, yanıt verene kadar devam edeceğiz…

PAZARTESİ’NİN SÖZÜ

“Birlik ve beraberlik; ölümden başka her şeyi yener. .”

Mustafa Kemal ATATÜRK

YORUM EKLE