DİJİTAL TOPLUM, TEKNOLOJİ VE SİBER GÜVENLİK…

“Bedava yaşıyoruz, bedava. Hava bedava, bulut bedava... Dere tepe bedava. Yağmur çamur bedava… Otomobillerin dışı, Sinemaların kapısı, Camekânlar bedava… Peynir ekmek değil ama. Acı su bedava. Kelle fiyatına hürriyet… Esirlik bedava. Bedava yaşıyoruz, bedava…”

On yıllar sonra Orhan Veli’nin bu dizelerinin gelişen teknolojiye paralel olarak dijitalleşen hayatımıza, toplumumuzun en ücra noktalarına ve sözüm ona ‘sosyalleşen’ medyamıza bu kadar denk düşeceği hiç aklımıza gelmemişti. Gelmemesi de pek tabii idi.

Teknoloji, durmadan yol alan ve ucu bucağı olmayan bir alan. Teknolojik gelişmeler iyi midir, kötü müdür? Bu soruya net ve kesin bir cevap veremeyiz. Ancak iyi veya kötü taraflarını yan yana koyar ve belli başlı çıkarımlar yapabiliriz. Teknoloji, insanların kontrolleri dışında gelişim gösteren bir araç. İnanılmaz gelişmelere ve kolaylıklara şahit oluyoruz bir yandan, diğer taraftan sonuçları karşısında bizleri esir alan bir durumla karşı karşıyayız.

Belki de Theodore John Kaczynski, nâmıdiğer ‘Unabomber’ın ‘Sanayi Toplumu ve Geleceği’ adlı manifestosunda ortaya koyduğu bazı fikirler doğrudur. Kim bilir?..

Malumuzdur, bu manifesto; teknoloji ve endüstriye dayalı sisteme karşı kaleme alınmış ve ABD’deki gazetelerde yayımlanmak zorunda kalınmıştır. Nihayetinde, sanayi toplumunun ve gelişen teknolojinin sonuçlarını, yirmi sene önceki öngörüler ile günümüzde birebir yaşandığını görmek de farklı bir tecrübe olsa gerek. Burada, Unabomber’ın bombalı eylemlerini onaylamadığımı, sadece manifestosunda ortaya koyduğu fikirlerin üzerinde düşünülmesi gerektiğini söylüyorum. Yazının sonunda da yazara ait önemli alıntıları sizlerle paylaşacağım…(*)

DİJİTAL İZLER VE ALGORİTMA…

Ne diyordu Orhan Veli, bedava adlı şiirinin son dizelerinde? “Esirlik bedava… Bedava yaşıyoruz, bedava…”

Sokaktan çevirdiğiniz herhangi birine sorun, “Google, Twitter, Facebook veya Instagram neden ücretsiz?” Çoğu kişi bunun cevabını tam veremese ‘reklam için’ diye genel bir tahminde bulunacaktır. Evet, cevap bu minvalde doğru olabilir. Ancak mesele boş bir alanda reklam göstermek kadar basit olmamalı. Değil mi? Keşke öyle olsaydı...

Meseleyi daha iyi kavramak için birkaç anekdotla devam edelim…

Adam, mağazadan kızına gönderilen broşürler ve hediye kuponlarıyla adeta deliye dönmüştü. Zira, gelen şeyler hamilelikle ilgiliydi. Oysa kızı daha liseye gidiyordu. Değil hamile olması, mağazanın bu ürünleriyle ilgilenmesi bile imkânsızdı. Soluğu doğruca mağazada aldı.

Mağaza müdürünü bulup, "kızımı hamileliğe mi teşvik ediyorsunuz, o daha liseye gidiyor, neyi amaçlıyorsunuz siz" diye bağırdı ve ortalığı birbirine katarak evine döndü. Fakat birkaç gün sonra aynı müdürü arayıp, “kızım hamileymiş, size bir özür borçluyum” demek zorunda kalmıştı.

Peki ama mağaza, kızın sadece kendisinin bildiği bu mahrem bilgiye nasıl ulaşmıştı? Bu sorunun cevabı, çoğu kişi tarafından bilinmeyen ancak büyük bir sektör haline gelmiş olan ‘gözetleme ekonomisi’nde yatıyor. Biz buna dijital izler diyelim. Parmak izi gibi… Mağaza, müşteri profillerini çıkarmak için özel analizler yapıyordu.

Bu analizlerden biri de hamilelik tahmin algoritmasıydı. Algoritma, hamile kadınların, özellikle hamileliğin ikinci üç ayından itibaren magnezyum ve çinko içerikli vitamin ürünlerini aldığını, kokusuz losyonlar tercih ettiğini belirlemişti.

Bu bilgileri kredi kartı bilgileriyle eşleştiren algoritma, bir kadının hamile olup olmadığını yüksek bir oranla belirleyebiliyordu. Kızın hamile olduğunu da bu şekilde belirlemişti. ABD’deki Target isimli bu mağaza 2013’de hacklendi ve 110 milyon müşterisinin verisi çalındı.

VERİ SİMSARLARI VE ÇARESİZLİĞİMİZ…

Kapısına bırakılan satış broşüründeki notu gören Mike’ın canı oldukça sıkılmıştı, çünkü üzerinde “Mike Seay, kızı trafik kazasında öldü” yazıyordu. Kızı gerçekten de geçen yıl geçirdiği bir trafik kazası sonucu genç yaşta hayatını kaybetmişti. Ancak firma bunu nasıl bilebilirdi?

Oysa ofis malzemeleri satan o firmaya sadece bir defa gitmiş ve yazıcısı için kağıt almıştı. Firmayı arayıp şikâyet ettiğinde, yetkili durumu inkâr etti. Fakat olay medyaya taşınınca, firma; “bizden kaynaklanmayan bir sebeple oluşan bu hatadan dolayı özür dileriz” demekle yetindi.

GÖZETLEME SEKTÖRÜ VEYA GÖZETİM TOPLUMU…

Acxiom, Epsilon, RapLeaf, Flurry, BlueKai... Bunlar muhtemelen çoğunuzun ismini duymadığı şirketler. Yüz milyarlarca dolarlık gözetleme sektörünün arkasındaki bu veri simsarlarının yaptığı iş, verilerimizi toplamak, analiz etmek ve reklamcılara ya da pazarlamacılara satmak.

Hangi verileri topluyorlar derseniz, bir kişiye dair ulaşabildikleri ne kadar veri varsa hepsini diyebilirim. Bu verileri, kişilerin online aktivitelerinden bankalara, kredi kartı hareketlerinden kullandıkları mobil operatörlere veya üye oldukları yerlere kadar pek çok yerden topluyorlar.

Mesela, bu firmalardan Acxiom’un arşivinde, bütün dünyadan 700 milyondan fazla kişinin bilgisi mevcut ve her kişiye 13 haneli bir kod atanmış durumda. Bu kodlar, her biri farklı bir profil içeren 70 kümeden birine atanıyor ve kişi o profille tanımlanıyor. Aktardıklarım bir bilim kurgu filminden değil. Gerçek hayattan…

Misal; 56 no’lu kümedekiler; “30-35 yaş aralığında, üniversite mezunu, boşanmış, 1 ya da 2 çocuğu olan, orta düzey geliri olan, kirada oturan erkekler” gibi. Firma bu bilgileri olduğu gibi satabiliyor ya da kategoriyi daha da daraltmak için başka bir firmaya verebiliyor. Bu durumda diğer firma, aldığı bilgilere ek olarak; “kamuda çalışanlar”, “babası sağ olanlar”, “şu lokasyonda oturanlar” ya da “alkole düşkün olanlar” gibi daha da detaya inebiliyor. Bazı firmalarsa bu kümelerle ilgili çok daha derin detaylara ve özel bilgilere inebiliyor.

Örneğin; “kanser hastası olanlar”, “HIV virüsü taşıyanlar”, “X ameliyatı olanlar” ya da “cinsel saldırıya uğrayanlar” gibi. Büyük veri simsarlarından MEDBASE200 isimli şirket, bu bilgileri çok ucuz bir fiyata (ortalama 1.000 kişi için 79 dolar) isteyen ilaç firmalarına satıyor.

Veri simsarlarının topladığı veriler pek çok amaç için kullanılabiliyor. Bunlardan gün yüzüne çıkan en meşhuru ise, medyada büyük yer tutan ve çoğu kişinin en azından kısmen bildiği Facebook-Cambridge Analytica (CA) skandalı. Cambridge Analytica da veri simsarlarından veriyi alıp işleyen şirketlerden biri.

Dilerseniz olayı kısaca hatırlayalım. Son ABD seçimlerinde, Donald Trump lehine çalışan Cambridge Analytica (CA) firması, milyonlarca Amerikalı seçmeni, yukarıdaki gibi profillere ayırmış ve her bir profile, Facebook’ta gösterilmek üzere özel içerikli gösterimler hazırlamıştı.

Mesela beyazların olduğu profil grubuna, Meksikalı göçmenlerin karıştığı bir olay gösteriliyor, ardından Trump’ın göçmen karşıtı vaatleri ekrana getiriliyordu. İşsiz gençlerin olduğu gruba ise Trump’ın ekonomi vaatleri ve gençlere yönelik sözleri hatırlatılıyordu.

Bir Black Mirror distopyası olarak önümüzde Çin durmakta… Çin, dijital toplum için güzel bir örnek. Gelişmiş yüz tanıma teknolojileri, yapay zekâ tabanlı veri analiz sistemleri ile bir milyar beş yüz bine yakın vatandaşını takip ediyor. Toplumsal kıstaslara göre kredilendiriyor ve düşük kredi puanlı vatandaşlarını ulaşım, barınma, çalışma ve çeşitli temel insan haklarından yoksun bırakan bir ‘sosyal kredilendirme sistemini’ hâlihazırda uyguluyor. Tam bir gözetim toplumu hayatı yaşanıyor Çin’de…

İlk kez 21 Ekim 2016’da yayınlanan Black Mirror dizisinin Nosedive (Dibe Vuruş) bölümünü hatırlatıyor bu durum bizlere… Korkutucu ama gerçek…

“TADA YORİ TAKAİ MONO WA NAİ…”

Bir Japon atasözü der ki; "Tada yori takai mono wa nai…"

Yani; "Hiçbir şey bedava verilenden daha pahalı değildir…"

Ezcümle, veri simsarlarının topladığı verilerin önemli bir kısmı, ‘bedava’ diye düşünüp telefona kurduğumuz uygulamalardan geliyor. İndirirken bilmediğiniz veya bakmadığınız izinleri de kendi isteğinizle vermiş oluyorsunuz. Örneğin; Angry Birds, Candy Crush, Fruit Ninja gibi ücretsiz popüler oyunlar neden sizden lokasyona ve temel bilgilere erişim izni ister? Mutlaka başınıza gelmiştir. İndirdiğiniz bir uygulama, içeriğinden bağımsız garip izinler ister. Siz de indirmek için bunlara onay verirsiniz.

Milyonlarca kişinin oynadığı bu oyunları yazan firmalar nasıl para kazanıyor sanıyorsunuz? Borsadan mı? Marka değerinden mi? Mükemmel girişimcilik hikâyelerinden mi?

Ya da şöyle diyelim; neden Google, yıllarca üzerinde çalıştığı onlarca uygulamayı hiç para almadan herkese bedava dağıtıyor?

Peki ya Twitter, Facebook, Instagram, Snapchat ve diğer uygulamalar?

Facebook’un, hiçbir geliri olmayan Instagram’ı, 2012 yılında 1 milyar dolar gibi oldukça yüksek bir ücret ödeyerek satın almasının sebebi neydi? Instagram’ın “fevkalbeşer” ve “supernatural(!)” güçlere sahip toplam 13 çalışanı mı? Yoksa çok süper bir fotoğraf paylaşma uygulaması mı?

Bu soruların cevabı aslında çok açık: Ürün onlar değil, sizsiniz!.. Firmalar geliştirdiği uygulamalardan değil, onları kullanan insanlardan para kazanıyor. 2018 verilerine göre, Twitter’da bir kişinin değeri 48 dolar, Facebook’ta 253 dolar, Google’da 359 dolar, Amazon’da ise 1793 dolar ediyor. Hepimizin bir fiyatı var kısaca…

Bir firmanın envanterinde ne kadar çok kullanıcı varsa, o kadar çok veri var demektir. Bizlerin kişisel verileri de, firmalar için tekrar tekrar satılacak reklam kaynağı demektir. Bizim paylaştığımız verileri satarak Google, dünyanın en büyük ikinci firması haline geldi.

Akıllı telefonlardaki parmak izi okuma, yüz tanıma ve sesli komut teknolojileri de bahsi geçen datalar ile eşleştirilip kişiye özel daha tutarlı veriler oluşturuluyor. Mesela Apple, yeni cihazlarında parmak izi okuyucusunu kaldırdı. Nedenini düşündük mü? Düşünmek gerekiyor. Önce neredeyse bütün dünyanın parmak izini topladılar, şimdi de biyolojik kodlarımızı topluyorlar.

“ŞU AN NEREDE OLDUĞUNUZU VE AZ ÇOK NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜZÜ BİLİYORUZ…”

Bu aktardıklarım bir bilim kurgu romanından/filminden değil. Dijitalleşen toplumuzun gerçekliklerinden bahsediyorum. Biraz ürkmüş olabilirsiniz. Hatta sosyal medya hesaplarınızı kapatmayı düşünüyor, bazı uygulamalarınızı silmeyi planlıyorsunuz. Durun, hemen acele etmeyin öyle. Bir kez daha düşünün!

”Facebook kullanmıyorum, kapattım ya da gizlilik ayarlarımı en üst düzeye getirdim” diyerek kendinizi rahatlatan bir açıklama yapabilirsiniz fakat bilmediğiniz bir şey var… Facebook, hesabınız olmasa bile reklam ortakları sayesinde sizi izleyebiliyor.

Girdiğiniz bir sitede, Facebook’un o meşhur “beğen” tuşunun olması yeterli, hesabınızın olup olmaması, o tuşa basıp basmamanız önemli değil, kayıt altındasınız. Hatta o sitede “beğen” butonu da olmayabilir, veri simsarları vasıtasıyla neler yaptığınızı yine takip ediyorlar.

Facebook, yaklaşık 10 beğeni veya paylaşımdan sonra sizi çevrenizdeki insanlardan daha iyi tanıyabiliyor. Sadece Facebook değil elbette. Tüm internet böyle… Diyelim, bir ay önce bir uçak bileti sorguladınız. Aradan çok fazla zaman geçmeden internette herhangi bir haber sitesine girdiniz. Haber okurken bir ay evvel sorgulama yaptığınız seferler reklam kutucuğunda yer alır. Bu bir tesadüften ibaret değildir.

Diğer yandan, benzer şekilde Google’ın Gmail’ini de kullanmıyorum diyebilirsiniz, ancak yine bir şey fark etmiyor. Eğer Gmail hesabı olan birine mail attıysanız, bu Google’ın sizin hesabınızı mercek altına alması için yeterli. Çünkü Gmail lisans anlaşmasına göre Google’ın buna hakkı var.

Google, hem kendi ürünleri (Gmail, Google Docs, Google Drive, Haritalar), hem satın aldığı firmalar (Youtube gibi), hem de veri simsarları vasıtasıyla bizi bizden daha iyi tanıyor. Google’ın CEO’su vaktinde şöyle demişti: "Şu an nerede olduğunuzu ve az çok ne düşündüğünüzü biliyoruz…" Hemen ürkmeyin öyle. Daha anlatacaklarımız var.

Google ve Facebook, bu sektörün en büyük oyuncuları fakat bizi gözetleyerek verilerimizi alan, analiz ederek ya da etmeyerek satan Twitter, Linkedln, Pinterest, Snapchat ve Foursquare gibi irili ufaklı binlerce firma daha var. Bu firmalara, “konum” bilgisine erişmek için izin vermek bile çok şey ifade ediyor. Çünkü konum bilgisi sayesinde sadece bugün nerede olduğunuzu bilmiyorlar, 1 ay önce nerede olduğunuzu da biliyorlar, daha da önemlisi yarın nerede olacağınızı da kestirebiliyor, hatta yüzde 99 oranla bunu biliyorlar.

Sadece bu kadar mı? Elbette değil…

Telefonların mikrofon izni olmaksızın bazen ortam dinleyip reklam verildiğini ütopik bulmamak lazım. Sayısız kere konuştuğumuz bir şeyin kısa mesaj olarak reklamının geldiğine şahit olmuşsunuzdur. Veya yurtdışına gitmeyi düşünüp sadece konuşurken bir tur şirketinden gelen SMS… Mikrofon izni verildikten sonra telefonun tuş kilidi kapalı olsa bile dinleme yapılabiliyor. Apple kullanıcıları, siz konuşurken bir anda Siri’nin size verdiği sayısız karşılığı bir düşünün… Google araması da dâhil olmak üzere hatta Whatsapp konuşması üzerindeki konuşmalardan bile reklam çıkarabiliyor bu firmalar.

BİZLER SANAL DÜNYANIN GERÇEK ÜRÜNLERİYİZ…

Kişinin daha önce gitmediği halde, birden rakip firmanın binasına gitmesi ve ilerleyen günlerde o firmadan birileriyle bir kafede olması, iş değişikliği hakkında o firmalara çok şey anlatır.

Bir kadının, kadın doğum uzmanına gitmesi, reklamcılar için standart bir konum verisidir aynı zamanda. Ancak sonraki süreçte o kadının, bebek ürünleri satan mağazaları ziyaret etmesi, reklamcılar açısından değerli bir veridir, çünkü artık dikkatlerini hamilelik üzerine yoğunlaştırırlar.

Bütün bu olanların sebebi, bedava diye bize sunulan uygulamalar, bir şey olmaz diye internete bıraktığımız bilgiler, dijital izler ve sanal ortamlarda paylaştığımız bilgiler... Ve bütün bu olanlardan şikâyet etmeye hakkımız yok, çünkü daha en başta “Hükümleri ve koşulları okudum, kabul ediyorum” dedik. Bu durum, ‘tarihsel zorunluluk’tan da ileri geliyor olabilir. Toplumsal geçiş veya değişimler bir seçim değil, kaçınılmazlıktır belki de…

Ancak şunu da unutmayalım; bizler sanal dünya için kullanıcı değil, ürünün ta kendisiyiz. Ayrıca bize dair bu verileri kullanmak isteyenler sadece reklam firmaları değil, kötü niyetli kişiler, hackerlar ya da organizasyonlar da var.

Bu tür sosyal ağların neredeyse çoğu bize sunulan hikâyelerdeki gibi masumca ve genç beyinlerin çabalarıyla olan şeyler değil. Öncelikli hedeflerin; istihbarat toplama, toplumun eğilimini öğrenme, bu eğilimle yönlendirme yapma, yeni değerler/yaşam biçimleri oluşturma ve robotlaşmış bireyler meydana getirmek olduğu söylenebilir.

DATAİZM VE HİPNOTİK TOPLUM…

Yuval Noah Harari, bilgiye sahip olanın dünyayı yöneteceğini söylüyor. Yani; Dijital İmparatorluklar oluşacak. 21. yüzyıl ekonomisinin (dijitalleşme ve piyasa) ana ürünleri tekstil, araçlar ve silahlar değil; bedenler, beyinler ve zihinler olacak. Harari’nin deyimiyle yeni bir ideoloji de ortaya çıkıyor: Dataizm…

Peki bir soru… Bugün dünyanın en büyük ülkesi hangisi?

Çin mi? Hindistan mı? ABD mi? Hayır yanılıyorsunuz artık dünyanın en büyük ülkesi Facebook… Ardından gelenler birkaç ülke ve peşi sıra yine Youtube, Whatsapp gibi popüler uygulamalar geliyor. Böyle bir gücü elde tutmak sizce ne anlama gelir? Bütün dünyayı istediğiniz an yönlendirebilir, hipnotize edebilir ve isteklerinizi aşılayabilirsiniz. İstediğiniz ülkeyi olumsuz, özgürlük karşıtı, uyumsuz ve kötü olarak gösterebilirsiniz. Doğru ve yanlışların bir karmaşası, kaosa yol açabilirsiniz.

Öte yandan, girişimcilerin hepsine haksızlık etmemekle beraber, bu ortaya çıkan başarı hikâyelerinin çok azının samimi ve iyi niyetli olduğunu da not düşelim… Umarım bu iyi örneklerin sayıları artar.

Şunu hiçbir zaman unutmamak gerek; hayattaki en pahalı ve cazibeli şeyler her zaman bedavadır.

Bütün bu anlattıklarımızdan sonra korkmanıza gerek yok. Bilinçli bir kullanıcı olmak ve çok okumakla üstesinden gelemeyeceğimiz şey yok. Dijital toplumdan geri dönüş olmadığına göre, siber güvenlik konularının üzerine daha da düşmemiz gerekiyor. Savunma sistemlerimizi bir şekilde geliştirmemiz gerekiyor. Ülkemizin de gerekli tedbirleri en üst seviyede alması gerekiyor. Bir hayli yol aldık. Ancak daha gidecek çok yolumuz var.

Son olarak, konu hakkında detaylı okuma yapmak isteyenler için; “Geleceğin Suçları”, “Data and Goliath” ve “Dragnet Surveillance Nation: How Data Brokers Sold Out America” kitaplarını salık veririm. Bu ve benzeri kitaplardan da çeşitli okumalar yapabilirsiniz. Aktarımlarım, bu kitaplardan süzme ve edindiğim/yorumladığım bilgilerden oluşmaktadır. Ayrıca lagaribey’e de desteklerinden dolayı çok teşekkür ediyorum.

Ve iki film tavsiyesi… 1998 yapımı Enemy Of The State (Devlet Düşmanı) ve 2008 yapımı Eagle Eye (Kartal Göz) filmleri bu konuları kavramak adına iyi bir okuma olacaktır.

Black Mirror ve Person of Interest dizilerini de bir kenara not düşün derim.

***

MANİFESTO/UNABOMBER… (*)

“Kişiler, seçkinler (teknolojiyi elinde tutanlar) ile genel halk (teknolojik olarak gücün dayatıldığı) arasındaki çatışma dışındaki diğer toplumsal çatışmaları teşvik etmeden önce iki kez düşünmelidirler. Bir kere, diğer çatışmalar ilgiyi önemli çatışmalardan (güçlü seç­kinlerle sıradan halk arasındaki, teknoloji ile doğa arasındaki) saptırır; diğer taraftan da diğer çatışmalar teknolojikleşmeyi teşvik eder; çünkü iki taraf da, rakibine karşı avantajlı olmak için teknolojik güç kullanmak ister. Bu, ülkeler arsındaki rekabetlerde açıkça görülür. (…)

(…) Genel olarak, “modern insanın” doğaüstündeki muazzam gücü bireyler ya da küçük gruplar tarafından değil büyük kuruluşlar tarafından kullanılmaktadır. Or­talama modern BİREY teknolojiden bir dereceye kadar yararlanabilir. Ancak sistemin denetimi ve kontrolü altında ve ancak dar sınırlar içinde bu hak ona verilir. (Her şey için izin gereklidir ve bu izin beraberinde kural ve düzenlemeleri getirir.) Birey sadece sistemin ona vermeyi uygun gördüğü bazı teknolojik güçlere sahiptir. Doğaüstündeki KİŞİSEL gücü önemsizdir.

Bugün, teknolojik açıdan ilerlemiş topraklarda, insanlar coğrafi, dini ve politik farklılıklara rağmen birbirlerine çok benzer hayat sürerler. Chicago’daki Hıristiyan bir banka memurunun, Tokyo’daki Budist bir banka memurunun ve Moskova’daki komünist bir banka memurunun hayatları birbirlerine, binlerce yıl önce yaşamış basit bir adamın hayatından çok daha benzerdir. Bu benzerlikler, ortak teknolojinin sonucudur…

Teknoloji, insanları dönüşü olmayan bir yola sokmuştur.

Gelişen teknoloji ve endüstriyel toplumun, insanlığa; ekonomik, çevresel, sosyal ve psikolojik olarak problemler getirdi. Aşırı toplumsallaşma, insanlığın bireye yaptığı en büyük zulümdür.

Gelecekte toplumsal sistemler, insanların ihtiyaçlarına göre düzenlenmeyecek, bunun yerine insanlar sistemin ihtiyaçlarına uydurulacaktır.

Eğlence, modern insana önemli bir kaçış aracı sağlar. İnsan; televizyona, videoya vs. gömülmüşken, stresi, endişeyi, hayal kırıklığını ve tatminsizliğini unutabilir…”

(*Sanayi Toplumu ve Geleceği [The Unabomber Manifesto: Industrial Society and Its Future] Theodore John Kaczynski)

YORUM EKLE