DİLİMİZ ÇOK ÖNEMLİDİR

Dil Bayramını sessizce kutladık... Sosyal medyada Türkçenin özenli kullanımı konusunda duyarlı olan arkadaşlarımız kutladı. Kutlayanların başında edebiyat öğretmeni Gökhan Adalı abimiz geliyor. Sosyal medya hesabında 26 Eylül 2019 Perşembe günü “Türkçe Bayramı'mız kutlu olsun.” Dedi.

Edebiyat Öğretmeni Gökhan Adalı abimiz, “Dilekçe” başlıklı şiirini yayınladı.

“DİLEKÇE

Doğdum
Ninnilendim
Anne sesinde
Kuş tüyünden yumuşaktır Türkçe

Büyüdüm Türkçe
Türkçe öğrendim insan olmayı
Türkçe sevdim, sevildim
Türkçeydi kavgam
Atatürk'çe oldu yayılmacılığa karşı

Gençler yetiştirdim Türkçe
Atatürkçü
Yurtsever
Uygar
Bilimden yana

Türkçe yaşıyorum
Ulusum nasıl yaşıyorsa
Öyle

Çalıştım, didindim
Karşılık beklemedim insanlarımdan

Artık bir dileğim var sizlerden
Kaçınılmaz gün geldiğinde dostlar
Kim ne söyleyecekse söylesin
Gömütümün başında
Söylesin söylemesine de
Yalnızca
Türkçe

GÖKHAN ADALI”

Dilimizin doğru kullanımı çok önemlidir... Ulus olmamızın en önemli faktörlerinden birisi dil birliğidir… Dilimizi global dünyada her geçen gün uğradığı erozyondan, korumak için çırpınanları alkışlıyorum…

ÇALLILAR RADYO İLE NE ZAMAN TANIŞTI…

Atilla Sezener abimiz yetiştirdiği bürokratlarla ünlü Çal İlçesi’nin radyo ile tanışmasını anlatan bir yazı kaleme aldı. Atilla abimizden Çal İlçesi’nin 1939 yılında radyo ile tanıştığını öğreniyoruz. Atilla abimizin yazısı şöyle devam ediyor:

“ÇAL’DA İLK RADYO

1898 de keşfedildiği ve 1923 de pratikte kullanıldığı kabul edilen radyo, 1939 da bizim Çal’a geldi. Burada iki önemli nokta var. 1939 İkinci Dünya Savaşı’nın başlama yılıdır. Ben ve yaşıtlarım 6 yaşını bitirdik ve ilkokula başladık. 1 Eylül 1939 da. Aynı gün Hitler Almanyası Polonya’ya saldırarak İkinci Dünya Savaşı’nı başlattı. Savaş tüm dünya için çok önemlidir. Çal’da da bizden başkasında radyo yoktu. Tahmin ettiğiniz gibi ilgi çok büyüktü. Millet görmek için bize hücum ediyordu. Radyo lambalı denilen tiptendi. Galiba İsveç malıydı. Hemen arkasında kocaman bir leğen gibi metal kutu yere konuluyordu. İçinde bilemediğim asit vardı. İki ayrı metal levha bunun içinde anot ve katot vazifesi görerek aletin ses vermesini sağlıyordu. Düpedüz tehlikeli idi. Metaller çabuk çürüyordu.
Sonraları piller çıktı. Bu bildiğiniz pillerden değildi. Pillerin boyutu diz üstü bilgisayar kadar vardı. İki fişle yine anot ve katot diye bağlantı yapılırdı. Ne var ki koca pil kısa zamanda biterdi.
Elektrikle çalışan radyolar çok daha sonraları bulundu. Fakat Çal’da elektrik yoktu.
İlginç yorumlarda bulunuyorlardı:
- Bunun içinde şeytanlar var.
- Bunun içinde küçültülmüş insanlar var.
- Bu daha önceden bilmediğimiz nedenlerle içi doldurulmuş bir alettir.
Ve daha bir çok saçma yorumlar birbirini izlerdi. Çoğunun alışması ve gerçeği kabullenmesi oldukça uzun zaman aldı.
Radyoyu ilk görenler bir konuya şaşıyorlardı ama, altı yaşında olan ben ayrı bir konuya şaşıyordum.
Arada bir bazı evlerde yangın çıkardı. Bu küçücük kasaba için son derece önemli
bir olaydı. Yangının önü arkası haftalarca konuşulur ve üzerinde fikir yürütülürdü. Tabii en kolay çözüm işin kadere bağlı olmasıydı. Çal’da itfaiye o yıllarda hiç yoktu ve ben liseyi bitirinceye kadar da olmadı. Asıl şaşırdığım noktaya gelince, halk yangın yerine koşarak gider ve yangının çevresini sarardı. İlk zamanlar “aman ne kadar özverili insanlar, söndürmek için her türlü fedakarlığı yapıyorlar” diyordum. Küçüktüm ama işin aslını kısa sürede anladım. Adamlar söndürmeye değil, tiyatro izler gibi yangının seyrine koşuyorlardı.
Birkaç kişi ve asayişi sağlayan jandarmalar kovalarla yangınlara ümitsiz müdahalelerde bulunuyorlardı. Halk beni şaşırtmıştı.
Bir başka unutmadığım gerçek ise, Çal’daki evlerin tamama yakınının çatıları kiremitsizdi ve dümdüzdü. Kayır taşı denen bir nevi yassı çakıl ve kumlarla çatılar sertleştirilir ve arada bir adına yurgu taşı denen iki ucunda demiri olan ve ortası oldukça ağır yuvarlak taşla düzleştirilirdi. Bu operasyona yurgulama denirdi. Denizli’de de önceleri aynı sistem vardı. Çatıların kiremitle kaplanması, özellikle 1960 sonrası Almanya’ya giden işçilerin görgüsü ve gönderdikleri paralardan sonra yaygınlaştı.”

Eskilerden hep dinlerdik. “Ajans haberleri” pür dikkat dinlenir ve yorum yapılırdı… Dünya ile iletişim sağlayan radyo idi…

Biz radyo ile büyüdük…

Her akşam arkası yarını, türküleri sabah dinlerdik...

Televizyonla 1972 yılında tanıştık…

Çağımızda ise iletişim konusunda her geçen gün farklı bir alanla karşılaşıyoruz...

DENİZLİSPOR’UN ALT YAPISI VAR MI?

Bir atasözümüz vardır “Taşıma su ile değirmen dönmez” diye… Ne kadar doğru bir söz…

Biz futbolu dışa bağımlı hale getirdik… Denizlili futbolcuların ter atacağı karşılaşmada

9 tane yabancı futbolcu sahaya çıkıyor… Denizlili sporcu olsa 90 dakika yorgunluk hissetmeden koşar… 28 Eylül 2019 Cumartesi günü Denizlispor-Kasımpaşa maçını izledim… İnanın kahroldum…

Kasımpaşa maçından sonra Denizlispor’un istatistiklerine baktım… Denizlispor’un toplam şutu 16, isabetli şutu 7, topla oynaması yüzde 50, pas sayısı 420, pas isabeti yüzde 78, faul 10, sarı kart yok, kırmızı kart yok, Ofsaytı 0, 4 korner atışı bulunuyor…

Top oynama yüzdesi rakibi ile eşit… Yabancı futbolcular elbette ekmeklerinin peşinde koşuyorlar… Onların hayallerini bilmiyoruz… Ama bizim hayalimiz ligi Başkan Ali Çetin’in gösterdiği hedef de bitirmektir… Denizlispor Kulübü’nün alt yapısından yetişen sporcu yok mu?... Yok ki; yabancı futbolculara ihtiyaç duyuyoruz… Bizden de yetenekli futbolcular çıkar…

CEVHERLERİ KEŞFEDELİM…

Denizli bir zamanlar GÜREŞTE DÜNYA VE OLİMPİYAT ŞAMPİYONLARI çıkartmış bir il… Bu güreşçiler hep kara kucak güreşlerinde yetenekleri keşfedilmiştir… Denizli’de faaliyet gösteren Altınordu Futbol Okulu bu yıl Denizli’den 5 futbolcuyu Altınordu’ya kazandırmıştır… Bu genç yetenekler, Denizlispor için inanın beş parasız terini akıtır… Ama biz yabancıların verdiği suni başarılarla öğünüyoruz… Alt yapıya önem vermeliyiz… İthal ettiğimiz futbolcular yerine, yerli ve becerikli çocuklarımızın tercih edilmesi dileğimizdir… Alt yapıya önem veren Denizlispor, geleceğe emin adımlarla süper ligde kök salacak ve yıkılmayacaktır…

İnanın; Denizli’nin ilçelerinde keşfedilmeyi bekleyen nice cevherler var… Bunun ilk adımını Denizlispor Başkanı Ali Çetin’den bekliyoruz…

“PAMUKKALE VE LAODİKYA’NIN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” ÇAĞRIMIZIN 1670’İNCİ GÜNÜDÜR…

Pamukkale ve Laodikya Antik Kenti’nin gelirleri, Denizli’ye kalmıyor... Hierapolis, (Kutsal Şehir) binlerce yıldır, insanlara şifa dağıtıyor… Pamukkale ve Laodikya son yıllarda, Denizlililerin ilgi odağında değil… Artık, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uygulamalarıyla Denizlililerin “Laodikya ve Pamukkale Sevgi Ateşi” söndü… Geçmişte, Denizlililer gelen konuklarını Pamukkale ve Loadikya’da ağırlar ve fotoğraf çektirerek anılarını ölümsüzleştirirdi… Şimdiler de ise; böyle anılar ölümsüzleşmiyor… “Pamukkale ve Laodikya’nın Geliri Denizli’de Kalmalıdır” çağrımıza Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, yanıt verene kadar devam edeceğiz…

PAZARTESİ’NİN SÖZÜ:

“Eğitimli insanlar yolunda, benim muktedir olamadığım üç şey vardır: insanca olanlar kaygılanmaz; bilenlerin aklı karışmaz; cesurlar korkmaz.”

Konfüçyüs

YORUM EKLE

banner187

banner186