DÜNYADA BİR İZ BIRAKMAK

Alanında başarılı, bir akademisyen meslektaşım ile sohbet ediyoruz. Bu ara sürekli bilimsel makale okuyorum diyor. Okumaz ise düşüncelere dalıp ölmek ve yok olmak düşüncesine takılıp kalıyormuş. Bir süre sonra torunlarının bile kendisini hatırlamayacak olmasını kabullenemiyor. Anladığım kadarı ile bilimsel olarak kabul görebilecek bir iddia ve ispat ile literatüre girip ölümsüzleşmeyi arzuluyor. Bu konuda, bilimin güvenilir kurallarına bel bağlıyor. Bir bakıma içinde yaşadığı toplumun sosyolojisinde kendine bir yer bulamıyor. Neden böyle düşündüğünü kendimce izah etmeye çalışayım;

Tanrı insanı yaratırken, kendisinde var olan özelliklerden bazılarını insana da bahşetmiştir. Bunlardan birisi de ölümsüzlük özlemidir. İnsanoğlu ölümlü olduğunu bilir, bu nedenle de bu gerçeğin etrafından dolanarak tatmin olmak ister. İster ki dünyada bir iz bıraksın, bu iz dünyadan göçtükten sonra da varlığını devam ettirsin, yani hatırlansın ve hatırası ölümsüzleşsin.

Bunun en belirgin örneğini antik Roma’da görüyoruz. İmparatorlar adına dikilen heykeller, kapı, çeşme vb anıtsal yapılar bu isteğin bir yansıması. Bunlar o kadar göze batan bir şekilde yapılıyor ki, imparatordan sonra gelen yeni imparatorun ilk işi bu heykelleri indirmek oluyor. İz bırakma ve hatırlanma olgusu ortak kabul etmiyor anlaşılan. Biricik olma arzusu da insanoğlunda tanrısal bir özellik.

İnsanın iz bırakma arzusu ve dürtüsü çabalamanın, üretimin, fark yaratmanın ve kendini aşmanın bir itici gücü. İnsanlığı, insanın bu özellikleri sayesinde, tek tek ürettiklerinin bir kümülatifi olarak görebiliriz. Özellikle de medeniyet ve gelişim kavramlarında.

Şimdi sizlere bir hikaye anlatacağım;

Batıdan tayyare almak yerine bir Türk tipi Uçak yapılabilir düşüncesi ile yola çıktı. İstanbul Beşiktaş’ta bir atölye binası inşa etti. Deneme uçuşlarını yapabilmek için Yeşilköy’deki Elmas Paşa Çiftliği’ni satın aldı ve üzerinde büyük bir uçuş sahası, hangarlar ve uçak tamir atölyesini yaptırdı. Pistin bulunduğu arazide Gök Okulu kurdu. Okul, 1943 yılında kadar 290 pilot yetiştirdi.

1936’da ilk tek motorlu uçak, 1938’de çift motorlu altı kişilik yolcu uçağı yapıldı. 1941’de tamamen Türk yapımı ilk uçak İstanbul’dan Divriği’ye uçtu. Bu uçağın pilotu oğlu ve kendisi idi. 1944 yılında Dünya havacılığı yolcu uçakları A sınıfına alındı.

1936 yılında, devrin en zengin iş adamı olan Nuri Demirağ’ın, başarı garantisi ve sonu belli olmayan bir girişime kalkışmak için nasıl bir motivasyonu olabilir diye kendi kendime sorduğumda; dünyada iz bırakma dürtüsüne ulaşıyorum. Hatta onun, Sivas’ın hiçbir ilçesinde ortaokul yokken, memleketi Divriği’de bir Gök Ortaokulu açıp, öğrencilerin tüm masraflarını kendi karşılamasını da bu dürtüye bağlıyorum. İnsanın en kolay kök salacağı ve kalıcı olarak anılacağı coğrafya memleketidir.

Bugün Atatürk Havalimanı olarak bilinen havalimanının, aslında Nuri Demirağ’a ait olan, o yıllarda dünyanın en büyük havalimanı Amsterdam Havalimanı büyüklüğündeki kurulu tesislerin istimlaki ile hizmete başladığını kaçımız biliyor. Üstelik bu Atatürk Havalimanı nedir, ne değildir, ne yapılmalıdır tartışmalarının en yoğun yaşandığı şu günlerde.

Nuri Demirağ, düşüncesinde ve çabasında başarılı olur ancak devletten bırakın destek görmeyi, aksine defans gördüğü için hayali yarım kalır. Zamanı geriye sarıp, yola çıktığı 1936 yılından, fabrikanın kapandığı 1950 yılına kadar olan süreci öngörebilse idi, yine de yola çıkar mıydı dersiniz.

Uzun yıllar Yeşilköy havalimanı olarak faaliyet gösteren bu havalimanına 12 Eylül paşaları tarafından Atatürk ismi veriliyor. Atatürk hem arkasına saklanmaya, hem istismar etmeye, hem prim yapmaya ne kadar müsait bir isim. Şimdi de bu havalimanı için düşünülen her türlü proje, Atatürk ismi üzerinden tartışılıyor. Bense şöyle düşünüyorum;

Dünyada iz bırakan rol model şahsiyetlerimizi artıramadığımız, olanlarına sahip çıkamadığımız, kısacası insanın dünyada bir iz bırakmak gayretine takdir ve destek gösteremediğimiz sürece, hep yeniden başlayacağız. Olduğumuz yerde patinaj yapacağız. Bu tespitlerden hareketle Yeşilköy havalimanının adı “Nuri Demirağ Havalimanı” olmalı imiş. Olmadı, kıyısında bir yerde anısına bir müze olmalı imiş. Olmadı, pistlerden ya da binalardan birine ismi verilmeli, uygun bir yerde de hayat hikayesini anlatan bir pano olmalı imiş. Ama her halükarda bu havalimanı hizmet vermeye devam etmeli; bir milletin ayağa kalkma ve muasır medeniyetler ile boş ölçüşme gayretlerinin tarihsel bir sembolü olarak varlığını sürdürmelidir diye düşünüyorum.

Ne diyeyim bizden sonrakiler, bizden gördüklerini yapacaklardır. Yani ilk işleri öncekileri silip, miladı kendilerinden başlatmak olacaktır. Bu sürekli tekrarlanan yıkıcı anlayış neticesinde yapmak için, yani iz bırakmak için çabalamak anlamsız hale gelecektir.

Kendimce, bir medeniyet inşa edebilmenin şartlarından birini anlatmaya çalıştım. Gerisi gündelik hayattan ibaret…

YORUM EKLE