DÜNYAYI ÇOCUKLARA VERELİM…

İstismar… Türk Dil Kurumu sözlüğünde; “Birinin iyi niyetini kötüye kullanma, sömürme” olarak tanımlanıyor. Ancak, son yaşadıklarımıza baktığımızda, bu iki cümleden de fazlasını görüyoruz.  

Kitleleri harekete geçirmek için toplumsal hareketler şarttır. Toplumda karşılığı olan hareketlerde sinir uçları gıdıklanarak infial uyandırılır. Bu hareketlerde algı operasyonları ivedilikle kullanılır. Misal; hayvanlara şiddet… Görseller dört koldan yayılır, haberlerin birinci sırasına yerleşir. Diğer yandan ve en tehlikelisi, çocuklar üzerinden siyaset yapılır hâle gelir. Öte yandan, mülteciler üzerinden tahrikler yapılır.

Hiç dikkatinizi çekti mi?

Aynı anda ve aynı dönemlerde hep aynı vakalar cereyan ediyor.

Yurdun değişik yerlerinde bir anda çocuk kayıpları başlıyor. Aynı anda cinsel istismar ve cinayetleri vuku buluyor. Daha da basitleştirelim. Orman yangınlarını hatırlayın. Bir vakitler farklı noktalardan tutuşturulan orman yangınlarına benzemiyor mu bu vakalar sizce?

Tesadüf diyemeyiz… Değil mi? Tesadüf olamayacak kadar planlı işleyen bir durumla karşı karşıyayız.

Şayet tesadüf derseniz, yanılgı içerisindesiniz demektir. Yanılgıda olmadığımız tek şey ise, yitip giden canlarımızdır… Onlar ne yazık ki tamamıyla gerçektir.

Düşünelim…

Bu arada, AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal, yeni dönemde; cinsel istismar kanunları ile ilgili düzenlemelerin birinci öncelikleri olacağının altını çizdi. Ünal, "bu konudaki hassasiyetimiz biliniyor. Çocuklarımızı korumak için gereken düzenlemeler yapılacak" ifadesini kullandı.

Hayvana şiddet, istismar, kadına şiddet… Bu ve benzeri durumlara karşı verilebilecek cezalar günlerdir konuşuluyor.

Benim fikrim şudur: İdam, bir çözüm değildir. İdamı uygulayan ülkelere baktığımızda bir çözüm olmadığını görüyoruz. Ayrıca dünya kamuoyunda çok farklı yansımaları olur.

Müebbet hapis? Evet, neden olmasın… Ağırlaştırılmış müebbet hapis ve tek hücrede bir ömür boyu… Bir insana verilebilecek en büyük ceza “yalnızlık”tır. Ne kadar dayanabilirsiniz? Empati yapalım… Yeterince ağır bir ceza gibi duruyor, değil mi?

İçeri girince diğer mahkûmlar o caniyi katleder? Orası bizi ilgilendirmez.

Kimyasal (hadım) kastrasyon? Olabilir. Ancak sürekli, belli aralıklarla takip gerektiren bir uygulama…

Öyle veya böyle, beklenti bu tür cezaların mutlaka en ağır şekilde karşılık bulması ve bu vakalardan toplumsal vicdanın yara almaması yönündedir. 

İNSANLIĞIN ANAVATANI: ÇOCUKLUĞUMUZ
“Çocukluk: İnsanın anavatanı” diyor Doğan Cüceloğlu hoca… Bu sözü biraz daha geniş tutarak “İnsanlığın anavatanı: Çocukluğumuz” demek istiyorum. Zira, hayatımıza, insanlık tarihine yön veren çoğu karar ve ortaya çıkan durumlar aslında “çocukluğumuzda” gizli…

Mesela; Orson Welles’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Citizen Kane (Yurttaş Kane) filmini hatırlayalım. “Rosebud” (Gül goncası/Gül tomurcuğu) kelimesinin etrafında şekillenen bir hikâyesi vardır. –Rosebud, ayrıca, argoda “ana rahmi” manasına da gelmektedir- Filmde bu kelimenin anlamını araştıran bir gazeteci vardır. Kane'in arkadaşları, çalışanları ve eski sevgilileriyle görüşür. Dinledikleri, Kane'in hayatındaki sır perdesini aralar fakat yine de Rosebud'ın anlamını bir türlü bulamaz. Oysa Rosebud, annesine çok bağlı olan Kane'in çocukken üzerinde kaydığı kızağının adıdır. Gül goncası adlı bu kızak, onun çocukluğuna olan özlemini, o günlerdeki saf mutluluğunu sembolize eder. Filmin gidişatından da anlıyoruz ki; Kane’in evden gönderildiğinde bütün hayatı o gün bir film karesi gibi donar. Elindeki -karlı bir günden kalma- cam küre gibi... Çocukluğunu da orada dondurmuştur. Bunun sebebi ise Kane'nin henüz “Oedipal” (Oedipus Kompleksi) dönemde evden götürülmesi ve hayatının tamamıyla bu noktada durmasına bağlayabiliriz.

Netice olarak çocukluğa, yalnızlığa, aşka dair yapılacak bütün keşifler; iktidar, güç ilişkilerinden değil, mutlu ve doyumlu bir çocukluk yaşanıp yaşanmadığından geçmektedir.

Çocukluğumuzun iki farklı trajedisi vardır:

Birincisi; Olması gerekenlerin olmaması,

İkincisi; Olmaması gerekenlerin olmasıdır...

Yaşımız kaç olursa olsun, hayatımızın birçok döneminde çocukluğumuza özlem duyuyor ve oraya dönüşler yapıyoruz. Çocuklarımız ve geleceğimiz için önce kendi ailemizden ve sonra eş, dost, akrabalardan yola çıkarak çocuklarımıza kucak açmalıyız. Onların korkuları değil, konuşabilecekleri dostları olmalıyız. Çocuklarımızın anne ve babasıyız ancak mesele onlarla arkadaş ve dost olabilmekte… Çocuklarımız bizimle her şeyi konuşabilmelidir. İlk eğitimlerini nasıl bizlerden alıyorlar ise, ilk paydaşları da biz olmaya çaba göstereceğiz.  Çocuklarımızı zamanın ruhu dijital dünyamızda yalnız bırakmayacak, yönlendirici olacak ve mütemadiyen yanlarında olacağız. Ne önüne geçeceğiz, ne arkasında duracağız. Sanırım anlatabildim… “Yan yana” ve “eşit” bir düzlemde ilişkimizi yürüteceğiz. İhtiyaçlar ortaya çıktıkça mutlaka uzmanlardan destek almaktan da çekinmeyeceğiz. Tavsiye kitaplardan da ebeveynler olarak faydalanıp okumaya çalışacağız… Ailelerimizi ve aile yapımızı muhafaza etmek, dünyamızı çocuklarımıza adamak ve onlara güzel bir dünya vermek için; gocunmadan, yüksünmeden, yorulmadan bunları yapmamız şart… Biz, çocuklarımız için varız. Onlar da bizim için var…

BENDEN BİR KİTAP TAVSİYESİ: “MAHREMİYET EĞİTİMİ”
Birçok anne-baba çocuklarını kötü niyetli kişilerden korumak için "tanımadığın biri sana şeker verirse oradan kaç" gibi tavsiyelerde bulunur. Bir kısım anne-baba da çocuklarının iyiliği için üzerlerinde baskı kurup korkutmak, onları tehdit edip sindirmek zorunda olduklarına inanır.

Çocuğu korkutarak ve ürküterek mahremiyet bilinci kazandırmaya çalışmak, onu sosyal yaşamda korunaksız kılar. Böylesi çocuklar hayata karşı güvensiz, başkalarına karşı şüpheci, dost ve arkadaş edinmede yeteneksizdirler…

Halbuki Mahremiyet Eğitimi bir nezaket eğitimidir… Bu sayede çocuk kendini saygın hisseder, olumsuz bir tavır karşısında güçlü bir duruşla kendini koruyabilir.

Pedagog Dr. Adem Güneş bu eserinde, bir yandan çocuklara "zarafet ve nezaket" kazandıran, diğer yandan kendilerini kötü niyetli kişilerden koruyacak güce eriştiren Mahremiyet Eğitimi'nden bahsediyor. Her anne-babanın ve öğretmenin bilmesi gereken temel prensipleri adım adım okuyucusuyla paylaşıyor.

"Kitabın en güzel yanı, örnek olaylarla net öneriler sunması. Çocuğu olan veya çocuk bekleyen anne-babalar mutlaka okumalı." -S. Erdoğan, 27-

"Çocuk eğitimi üzerine kesinlikle okunması gereken bir kitap. Okurken hem çocuğumu hem kendimi daha iyi tanıdım, çocuk ebeveyn ilişkisinin nasıl olması gerektiğini kavradım."
-D. Yaprak, 32-

"Anne - babaların en çok zorlanacağı konulardan biri üzerine tam bir başucu kitabı. Alın okuyun ve etrafınızdaki ailelere hediye edin." -R. Durmaz, 43-

(Mahremiyet Eğitimi, Adem Güneş, Timaş Yayınları, 192 sayfa… Tanıtım Bülteninden alınmıştır)

***

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne

Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar

Oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında

Dünyayı çocuklara verelim

Kocaman bir elma gibi verelim, sıcacık bir ekmek somunu gibi

Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı

(…)

-Nazım Hikmet Ran-

YORUM EKLE

banner187

banner186