GEÇ KALIYORUZ

Geç. Başka yollar aramaktansa geldiğimiz yolu tekrar yürüyoruz. Aynı yoldan defalarca geçerken öğreneceğimiz pek çok şey var olabilirken, neden görmüyoruz? Görmemeyi mi seçiyoruz yoksa? Belki de durduğumuz noktada dönenip duruyoruzdur. Belki de. Önümüzde durmakta olan engeli aşmaktan vazgeçmek neden? Bu kadar mı çaresiziz veya güçsüz?

Avcumuza sığmayacak bir gökyüzümüz var. Sokağa çıktığımız an, gözlerimiz neden ışıl ışıl bir gökyüzü görmez? Gözlerimizin önündeki bu sis perdesini kaldırmak dururken dış dünyadan ve iç dünyamızdan vazgeçişimiz neden? Durup düşünüyor muyuz bu kopuş neden diye? Belki. Ya da sıklıkla değil, nadiren. İçinden çıkabileceğimiz karanlığı olduğu gibi kabullenişimizin bir sebebi olmalı. Benim şimdiye kadar bulamadığım bir sebep. İnsanın çaresiz olmadığına inancım, günler geçtikçe yeniden doğabileceğimize olan inancım hâlâ varlığını koruyorken bu topyekün yılgınlığın, susmanın anlamını kavrayamıyorum.

Sürekli dolaşıyoruz: kimi boş sokaklarda, kimi kadınların veya erkeklerin etrafında, kimi ölümün kıyısında, kimi hiç bilmediği yollarda, kimi de kelimelerin çevresinde. Yalnız değiliz yerkürede, başkaları var. Başkaları da bizden farklı değil: gülüyor, eğleniyor, üzülüyor, ağlıyor, nefret ediyor, çok seviyor, yaşıyor, ölümü bekliyor, ölümün ansızın gelişini ya da…

“Gülüyoruz. Oysa ölümümüz başından beri tasarlanmış.

Gülüyoruz. Oysa çürüyüp kokuşmamız kaçınılmaz.

Gülüyoruz. Oysa yokoluşun eşiğindeyiz.

Bu akşam. Yarın değil öbür gün.

Dokuz bin yıl sonra. Her zaman.” diye yazmıştı Borchert, Çatılar Üstünde Konuşma adlı öyküsünde. Sayfanın sonuna da eklemişim, yazardan ilhamla: “Yaşıyoruz. Yaşayacağız. Yaşıyoruz. Ama neden katlanarak yaşıyoruz? Bizim kuşağımız, bildiğim kadarıyla –sadece- bizim kuşağımız neden hep bir şeylere katlanarak yaşamak zorunda?”

Günler geçiyor, mevsimler birbirini takip ediyor derken aradan iki sene geçiyor. O süre zarfı ve iki bin on ikiden bugüne kadar kaç acıya kiracı olduğumuzu değil de, kaç acıya ev sahipliği yaptığımı düşünmek durumunda kalıyorum. Sayamayacağım kadar çok. Saymaya başlarsam parmaklarım titreyecek, sayılar iç içe geçip karıştıracağım. Yazmaya çalışırsam yazamam, kalemin ucunu sürekli kırarım.

Geç kalıyoruz. Yaşamak isteyen, yaşama tutunmak isteyen insanların yanında olmak için geç kalıyoruz. Onların çaresizliğini görmüyoruz, göremiyoruz. Kendi iç/dış dünyamızda kaybolacak kadar çok mu seviyoruz bu hayatı? Onlar hayatlarını kaybettikten, hayatlarından vazgeçtikten sonra kelimelerle yanlarında oluyoruz. Onların bizim kelimelerimize ihtiyacı hiç olmadı. O(nlar) iş istedi, yemek istedi, mutlu olmak istedi.

Ve bizler, insanların dış görünüşüyle yargılanmaması gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Başka hiçbir derdimiz yokmuş gibi, yirmi birinci yüzyılda insanların bu acımasızlığı ile uğraşıyoruz. Yazık. Bakalım, daha ne kadar dibe, ne kadar zifiri karanlık içine çekileceğiz?

Hamiş: Daha güzel bir dünya için, daha yaşanılabilir bir dünya için, dilimiz döndüğünce anlatmaya, elimiz kalem tuttukça yazmaya devam edeceğiz.

ESKİ DERGİLERDEN

Soyut Aylık Edebiyat Dergisi’nin 90. Sayısı 1976 yılının Nisan ayında çıkmış. Bu sayıya katkı sağlayan isimlerden bazıları ise şöyle: Ferit Edgü, Salâh Birsel, Tomris Uyar, İlhan Berk, Enis Batur, Demir Özlü, Füsun Altıok…

Bu sayıyı benim için özel kılan iki bölüm var. Bunlardan ilki Ferit Edgü’ye ait olan kısım. Diğer bölüm ise 4 Mart 1976 tarihinde Galeri Baraz’da açılan İlhan Berk’in ilk resim sergisi dolayısıyla İstanbul Radyosunca Oral Tuğlan ile İlhan Berk’in konuşmasının aktarıldığı bölüm. Ben de bu bölümden sevdiğim bir kısmı aktarıyorum:

Oral Tuğlan: Resim yapmak sizi ne ölçüde ilgilendiriyor? Bundan amacınız nedir? Resim sizi bir sorununuz mudur?

İlhan Berk: Yazmak benim için büyük bir mutsuzluktur. Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan ve bana bu yeryüzünü cehennem eden bu yazmak eyleminden kurtulduğum, mutlu olduğum bir tek şey var: Resim yapmak.

Büyük bir mutluluk duyuyorum resim yaparken. Yaşadığımın, bu dünyada olduğumun tek kanıtıymış gibi göneniyorum. Deliler gibi seviniyorum resim yaparken. Herşeyi, herşeyi unutabiliyorum.

Benim yaptığım resmi herkesin yapabileceğine inanıyorum. Çığun şiiri de niçin böyle düşünemiyorum? Demişimdir kendi kendime. Onu da niçin böyle herkesin yapamıyorum, herkesin olmuyor. İşte o zaman yazmak bir mutsuzluk olmıyacaktır, benim için. Birlikte niçin şiiri de çoğaltmayalım. Resim yaparken bunları diyorum işte. Ama sonunda bunları dememin bir işe yaramadığını görüyorum. Mutsuzluğum da o zaman yeniden başlıyor.”

Yine aynı dergiden bir haber metni:

“Milli Eğitim Bakanlığı Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürlüğünce yapılan istatistiğe göre 1975 yılında 6645 kitap basılıp derlenmiştir. Eserlerin 5679’u kitap, 966’sı broşürdür. 5542 telif esere karşılık 1103 tercüme eser yayınlanmıştır.”

2019 yılı yayıncılık verileri Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından açıklandı: "Bandrol verilerine göre, geçtiğimiz yılın toplam bandrol adedi 410.641.305. 2019 yılında 423.602.828 adet bandrol üretildi. Geçen yıla göre %3,16 oranında artış var. Araştırma-inceleme, edebiyat ve çocuk yayıncılığı alanlarının oluşturduğu kültür yayıncılığı, 147.961.782 adet kitapla 2019 yılı toplam kitap üretiminin %34,93’ünü oluşturdu, 2018 yılına göre bu alanda %5,33’lük artış var."

VELHASIL;

İnsanların göstermediği merhamet tam anlamıyla doğada mevcut. Karşılık beklemiyor senden. Saygı, sadece. Sana suyunu, ekmeğini, temiz havasını sunuyor. Bir uzun, göğü yırtarcasına delen, rüyalarıma eşlik eden eşsiz çınar ağacının altında hayatının en huzurlu uykusunu sunuyor; kuş cıvıltıları, derenin uğultusu ise sonsuz bir hediye. Açıyorum gözlerimi. Kıyıdayım. Karşı kıyıdan geliyor Sokrates’in itirazları. Daha çok dinliyorum. Zeus asasını şiddetle vuruyor yere. Doğa sana, bana, işte bunları verdi. Bir tren yolculuğunda, bir uyku sonrası kahveni içtiğin sırada, öğle yemeğinin ardından hamakta dinlenirken düşün diye.

Söylesene, diyorum kendime, bir kitaptan bir resimden ne farkı var? Cortazar’ın bir öyküsünde grafiti çizen çocuğun hislerini duyumsamak. Hiçbir farkı yok. İlelebet saksafon çalacak fonda, duyacaksınız. Görsel sanatlarla ilgilenip roman, öykü, deneme gibi türlerde metinler kaleme alan nadir yazarlar da mevcut. İsmini şimdi anımsayamadığım bir yazar, bir ressama kesinlikle denizin ne renk olduğunu sormayacağından bahsetmişti katılımın pek fazla olmadığı bir söyleşide. Sahi, ben gitmiş miydim o söyleşiye? Yoksa bir kitapta mı okumuştum? Anımsayamıyorum. İnsanlar cevabı yanındaki insanların yüzlerinde aradı, bulamadılar. O boş bakışları bilirim. Bizler, ressamlardan, dalgaların sesini betimlemesini istemeliymişiz. Bu cümleden sonra o kitlenin yüzündeki şaşkınlığı düşünün. Gülümseyin. Doğayı hissedin.

Aklıma geldi.

‘’Yaşamda ve sanatta tüm yaptığımız, yaptığımızı sandığımızın kötü bir kopyasından başka bir şey değil,’’ diyen Pessoa, sen, gerçekten haklı mısın, merak ediyorum. Uzunca bir süre düşüneceğim bu cümleyi, fakat, biliyorum ki, bulduğum bir cümle ya da cümlene karşılık kuracak olduğum soru cümlesi bu yazıya geçmeyecek. Okuyanlar duraksayacak, düşünecekler, ya biz de birer kopyaysak, biz de bir ressamın bir yazarın bir müzisyenin parmak uçlarından döküldüysek, insanlar bunun cevabını kendilerine, benim gibi, sessiz, kuytu bir köşede versin istiyorum.

Doğa, merhamet gösterir; fakat öfkesi beni, yüzlerce insanın öfkesinden daha çok korkutuyor. Bakınız, bir kıta alev alev.

YORUM EKLE