GERÇEK İLE KURGUNUN ARASINDA

Otobüsten iner inmez köyümüzün temiz havasını içime çektim. Kuşların sesini işittim. Ağaçların birbirine sürten yapraklarının çıkardığı hışırtılı sesi dinledim. Koşuşturan çocukların sevinç dolu çığlıklarıyla oynadıkları parka baktım bir süre. Valizlerimizi alan annemle yolun karşısına geçtik. Dedem hiç geç kalmazdı. Bizden önce gelir, kaldırımdaki iki ağaç arasında bir ileri bir geri yürürdü. Dakikalar geçti. Dedem gelmedi. Kahvehanede arkadaşlarıyla sohbete dalmıştır, dedi annem. On dakika daha bekledikten sonra cep telefonunu çantasından çıkarıp çocukluğunun geçtiği evin telefon numarasını çevirdi.

“Anne, nasılsın, biz otobüsten indik ama babam gelmemiş” dedi.

On beş saniye kadar anneannemin söylediklerini dinledikten sonra “Ercan, oğlum, taksiyle gideceğiz,” diyerek otuz metre ileride bulunan taksi durağına yürümeye başladık.

Dedem bizi almaya gelmemişti. İlk kez böyle bir şey yaptığı için merak duygusu içimi kemiriyordu. Dayanamadım, annemin elini çekiştirip “Dedem neden gelmemiş anne” dedim. Yürümeye devam etti. Sorumu cevapsız bıraktı. Her şeye rağmen iyiyi, güzeli, olumlu olanı düşünmeyi öğreten babam sayesinde kötü düşünceler geçmedi aklımdan.

Hoş geldin Ercan, diyerek karşıladı Osman abi. Unutmamış beni. Sevindim. Hoş bulduk Osman abi, dedim. Sırt çantamı bagaja koymak için uzattım.

“Yolculuk nasıl geçti bakalım?”

Osman abi, dedemin karşı komşusu. Yakın arkadaşlarımdan Hasan’ın babası. Şehirde yorulduğunu söyleyip doğup büyüdüğü topraklara gelmiş.

“İyi sayılır, biraz uyumuşum, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım,” dedikten sonra Hasan’ın dünden beri beni beklediğini, adımı sayıklayıp durduğunu söyledi. Heyecanlıymış, çok özlemiş.

“Ben de çok özledim Hasan’ı, uzun zaman oldu,” dedim.

Çarşının içinden geçerken Hasan’la geldiğimiz berber dükkanın kapandığını gördüm. Berber Lütfü, Osman abinin çocukluk arkadaşı. Geçen yaz tatilinde saçlarımızı kesmişti.

“Az kaldı çocuklar, dedelerinizin tıraşı bitsin, sıra size gelecek, o ara için şu ayranları” diye diye iki litre ayranı içirmişti. Berber koltuğuna oturup saçlarımı kesmeye başlayınca hem sıcaktan hem de aynada kendimi izlemekten uyuyup kalmıştım. Benim uyuduğumu gören Hasan da yandaki berber koltuğunda sızmış kalmış. Bizim uyuduğumuzu görünce Lütfü abi de yandaki kahvehaneye gidip arkadaşlarıyla oturmuş. Laf lafı açmış. Köyde üretilen üzümün, elmanın düşmekte olan verimliliği, gün geçtikçe tarlaların sulanması için kanallardan geçen suyun azalması, ekmeğe gelen zam derken saatler geçmiş. Hava kararmış. Annem telaşlanmış. Dedemi arayıp “Ercan’la Hasan hâlâ eve gelmedi, polisi arayalım,” demiş. Dedem de parktan kalktığı gibi eve gelmiş apar topar. Köyde o zamana kadar kimse kaybolmamış. Mahalleli ayaklanmış. Herkes birbirine “Nereye gidebilirler, niye böyle yaptılar, hiç yapmazlardı, akıllı uslu çocuklardı” deyip duruyormuş. Dedem eve gelirken karakolun önünden geçerken polis memuru Aydın amcayı da almış yanına. Herkes, Aydın amca ile dedemin etrafında toplanmış. Hep bir ağzıdan konuşmaya başlamışlar. Dedem sinirli bir insan değil ama tepesinin tası atmış. Aydın amca da dedemi öyle görünce kalabalığı sakinleştirmek, sessizliği sağlamak için sesini yükseltip “Susun” demiş. Sessizlik, Sevinç Mahallesi’ni sarmış o an.

Aydın amca ve dedem, annemi ve Hasan’ın annesini dinlemiş. Çeşitli sorular sormuş. Ardından Sevinç Mahallesi sakinleri çeşitli yönlere dağılıp aramaya koyulmuş. On beş dakika sonra kahvehanede oturmakta olan Lütfü amca, köyün içindeki hareketliliği fark edince ayağa kalkmış.

Kendi kendine “Ne oluyor yahu?” diyerek kalabalığa doğru hızlı adımlarla yürümüş. Dedem, annem ve Hasan’ın annesinin yanına gidip “Remzi abi, hayırdır, ne bu telaş?” demiş merakla. Annem, dedemden hızlı davranıp “Hasan’la Ercan kayıp, hava karardı, saat kaç oldu, eve gelmediler” demiş ağlamaklı bir sesle.

“Sakin ol kızım, çocuk işte, oyuna dalmışlardır.”

Lütfü amca bizim berberde olduğumuzu unutmuş tabii o panikle. Kaç saattir dükkana da uğramıyor. Hırsızlık olmaz bizim buralarda. Kimse dükkanının, evinin kapısını kilitlemez. O yüzden aklına gelmiyor dükkana uğrayıp kapıyı kilitlemek. Eh, biz de mışıl mışıl uyumaya devam ediyoruz o sıra.

“Remzi abi, nereye gider ki bu çocuklar, aklım almıyor.”

“Bir bilsem Hasan, hiç böyle yapmazlardı. Küçücük köy işte, çıkarlar ortaya.”

“Sana söylediler mi ne yapacaklarını, bisiklete binip bir yerlere gitmiş olabilirler. Mesirelik alana gitmek için izin istemişlerdi geçen yaz.”

“Saçlarımız uzadı deyip duruyordu bizim çocuk. Lütfü amcaya uğrarız diyerek benden para istemişti.”

“Remzi abi koş koş, Allah aşkına koş.”

Lütfü amca önde, dedem arkasında, annem ve Hasan’ın annesi “Nereye koşuyorsunuz, ne oldu?” diye diye berberin önüne kadar koşup gelmişler.

Lütfü amca usulca kapıyı açıp bizi göstermiş. Karnını doyurmuş bebekler gibi uyuyoruz.

“Eh be Lütfü, nasıl unuttun?”

“Abi çocuklar sırada bekliyordu, o ara sevinsinler, az da serinlesinler diye ayran ikram ettim, Ercan’a geldi sıra. Saçını kesmeye başladım, beş dakika olmadı, kafası tık diye sağa düştü. Uyumuş kalmış. Hasan da işte burada, uyuyup kalmış. Ben de uyusunlar diye kapıyı çekip kahvehaneye gittim. Olan biten bu.”

Annem sarılınca uyandım. Hasan’ın annesi de ağlıyor arkamızda.

“Lütfü ne diyeyim ki ben sana, aklım almıyor gerçekten. Neyse, çocuklar sağsalim bulundu. Bu bize yeter.”

“Çok özür dilerim Remzi abi.”

“Tamam Lütfü, tamam, geçti gitti. Yarın çocukları göndereyim de şu tıraşlarını tamamla ama uyutma sakın.”

Herkes hep bir ağızdan gülüştü. Hasan’la ben, ne olduğunu bahçede, ceviz ağacının altında otururken öğrendik tabii. Bir miktar üzüldük ailelerimize, mahalleliye korku dolu birkaç saat yaşattığımız için.

Taksi bozuk yolda ilerlerken dayanamadım. “Osman abi,” dedim, “Lütfü amca dükkanı neden kapattı, daha gidip içinde uyuyacaktık Hasan’la.”

“Sakın Ercan, bana öyle bir korkuyu bir daha yaşatma lütfen oğlum.”

“Anne ciddi değildim, sadece merak ettim neden kapattığını. Bizi çok severdi Lütfü amca. Biz de çok severdik, saygıda kusur etmezdik hiç. Her gün bir bardak ayran ya da bir şişe gazoz verirdi.”

Osman abi tin tin ilerlerken “Köyden ayrılması gerekti Ercan. Hastalıkları arttı. Eşi de kendisi de zorlanıyordu artık. Çocukları da böyle olmaz diyerek yanlarına alıp götürdüler. Bizim Lütfü ve Aynur şehirli oldular yani,” dedi.

“Hayırlı, güzel evlat yetiştirmişler Osman,” dedi annem.

Osman abi, “Haklısın yenge, bu zamanlarda böylesi zor gerçekten” diyerek karşılıksız bırakmadı annemin cümlesini.

Üzüldüm. Lütfü amcayı gerçekten öz amcam gibi severdim. Hasan da çok severdi. Bizim amcamız yoktu, belki de onu bu kadar sevmemizin, amca dememizin bir başka nedeni buydu.

“İşte geldik,” diyerek dalıp gittiğim yirmi dakikalık yolculuk bitti. Dedemin evinin hemen önündeydik. Hasan, babasının arabasını görünce koşarak geldi. Arabadan iner inmez sarıldı. Çok özlemişim. İnsanın sevdiği arkadaşını dokuz ayda bir görmesi gerçekten çok üzücü. Sımsıkı sarıldık. Hep birlikte içeri, anneannem ve dedemin yanına yürüdük. Anneannem kapıda karşıladı. Yanaklarımdan öptü. Ağlamaya başladı. Sevinçten olsa gerek, diye düşündüm. Değilmiş. Dedem salondaki kanepede boylu boyunca yatıyor. Hasta olmuş. El salladı, gözleri gülüyordu. Yanına gittim.

“Hoş geldin Ercanım.”

“Hoş bulduk dede, nasılsın, neyin var?”

“Seni gördüm daha iyi oldum, yarına kalkarım hiçbir şeyim kalmaz”

Sımsıkı sarıldık. İnsanın sevdiklerine sarılması görüşülmeyen zamanı unutturuyormuş.

Yarın yeni bir gün olacak. Yarın güzel bir gün olacak.

YORUM EKLE