GİDEN DE GELİR

Güneş doğuyor…

Gökyüzü mavinin tek tonu ile örtülü. Bulutsuz. Geçmişin bilinmezliğini, geleceğin sonsuzluğunu, direncini yitirmiş ve ipeksi okşayışlar sessizliğinde dokunuyor yeryüzüne. Kuş sesleri ile bahçedeki horozun sesi iç içe. Perdeler çekilmiş. Hafif bir esinti sızıyor odaya. Perdede desenlerin tiyatrosu. Tül  perdeyi işareti ediyor eliyle, sonra, işarete uyuyor ve yerinden kalkıyor kadın, dizlerinin üzerinde durup perdeyi açıyor: çiçekler, böcekler doluyor Arap sabunu kokulu odaya. İnce ince işlemelerin gölgesinde saklı genç kızlık göz nuru. Hüsnüyusuf sabrı. Adam. Pencerenin kenarındaki kanepenin üzerinde bağdaş kurup sigarasını tüttürüyor. Taş kuyunun kenarında görünüyor çocuk. Var gücüyle çekmeye çalışıyor su dolu kovayı. Her çekiş, gelecekten bir yaş çekmek olarak gelmiyor ona. Soğuktan çatlamış eller. Çocuk. Boncuk boncuk terlemiş, her boncuk tanesinde biriken tuz molekülleri süzülürken yıllar sonra yüzünde oluşacak çatlaklarının, yaşlılık izlerinin temelini atıyormuşçasına, habersiz. Elinin tersiyle sildiğinde savrulan birkaç boncuk tanesi kovanın içerisindeki suya karışıyor. Pıt. Pıt. Pıt. Kahvaltı hazır. Mutfaktan sesleniyor kadın, kadının sesinde domatesleri şekilsiz kesen bıçak keskinliği. Çaydanlıktan taşan suyun cızırtıları ile kızarmış ekmek kokusu, salondan gelen sigara kokusuna karışmakta. Ayakları birbirine düğüm olacak çocuğun. Sobanın üzerindeki tabakta eriyen tereyağını kendi haline bırakıp su dolu kovaya koşuyor kadın. Kadınlığında sayısız günler dağdan eve odun getirmeler, kuyudan su çekip evin önündeki sebze fidanlarını sulamak, kadınlığında tarlada orak sallamak, saban sallamak. Çatal sesleri, ikiye ayrılan ekmek çıtırtısı, kıymık kıymık batan insanlar sessizliği.

‘’Biten kahvaltı olsun,’’ diyor çocuk, kara gözlerini sofra bezine devirerek, başını deve kuşu gibi eğerek. Anne. Yazmasından taşan kırlaşmaya başlamış saçlarını parmak uçlarıyla görünmez yapmaya çalışırken bir yandan da oğlunu örnek alırmışçasına eğiyor başını. Derin bir nefes çekip ‘’Ne zaman geleceksin,’’ diyen çocuğun sesini işitiyor: baba, çobansı elleriyle tepsinin üzerinde dağlardaki yalnızlığı okşamayı bıraktı. Ardından sofra bezindeki kırıntıları çay kaşığı ile ağzına atıyor, karısı ve çocuk onu izlemekte. Gömleğinin cebindeki sigara paketini çıkardıktan sonra ‘’Kahvaltılarımız birkaç gün sonra devam edecek,’’ cümlesini duyan anne ve çocuk bir huzur denizinde nefes almayı başarıyorlar. Noktanın cümle sonuna geldiğini anladığı an çocuk, başını cama doğru çevirip pırpır yaklaşan kuşun sesini işitince önündeki ekmek kırıntılarını kapıp yavaşça camın sürgüsünü açmaya başladı. Ekmek kırıntılarında düşman yaratan kuş. Uçuyor. Uzaklara. Çığlık çığlık. Cam kenarında kuşun gözden kaybolmasını beklerken kapının önündeki valize takıldı bir çift göz. Düşürdü kirpiklerini, bir bir.

Saat dokuzu yirmi beş geçiyor…

‘’Ankara yolcusu kalmasın.’’

‘’Giden de Gelir Turizm yolcuları yerlerini alsın.’’

‘’Ne zaman geleceksin baba?’’

‘’Üç gün sonra, çok değil.’’

‘’Kaç gibi varırsın bey?’’

‘’Altı saati bulur.’’

‘’Gidince mutlaka ara, evde, pencerenin önünde, telefonun ucunda bekliyor olacağım.’’

‘’Merak etme hanım, giden de gelir, illâ ki gelir.’’

Bir çift göz gelir, tutulacak bir el gelir, giden gelir, gelir, mutluluk gelir, mutsuzluk gelir, gece çöker, güneş gelir bir evin penceresine, bekleyen sarılır sıcaklığına, başını koyar bir omuza, ola ki gelmedi, gelmez ya, yok illâ ki gelir giden, anıları gelir, işsizliği gelir, tutsaklığı gelir sevdaya, küçük bir çocuğa, evladına, canından bir cana, gözlerin kapalı, ‘’Ben yokum artık, sen büyüdün,’’ demeye gelir. Düşün-me. Düşün-me böyle cümleler be adam. Giden de gelir.

‘’Al şu poşeti, yol uzun, acıkırsın diye akşamdan börek yapmıştım, yersin.’’

‘’Sağ olasın yeşil gözlüm.’’

Uzun süren sessizlik, yok. Bir otogar ne kadar sessiz kalabilir ki? Aklına geliyor öykücünün, en sıkı bağımız idi sessizlik. Cümlenin yazarı kör bir kuyuda. Kendi içinde.

Otobüs hareket eder…

Kırk kişi. Kırk hikâye. Her yüze çizilmiş sayısız hikâye. Kimisi yalnız, anlatıcısı yok. Kimisinin anlatıcısı var, anlatılanın haberi yok. Ağlayan bir çocuk. Annesi ve babası susturmaya çalışıyor. Susmuyor. Ön koltuklardan otobüsün arkasına doğru bulut bulut gelen sigara dumanı.  Yaşlı bir adam görünüyor o an, anlatıcının gözlerine, ela gözlerine. Konuşuyor kendi kendine. ‘’Giden de gelirmiş. Giden. (Kısa bir sessizlik) De. (Kısa bir sessizlik daha) Gelirmiş. Yirmi yıl oldu Ayşe Hanım gideli, ne ses var ne seda, hani giden gelirdi be adam, yaşıyor mu, yaşıyorsa nerede, kiminle yaşıyor, yaşamıyorsa da nerede mezarı, sarılabildiğim tek bir şey kaldı geriye, sökülüp benden ayrılmayan tek bir şey, anılar, anılar, anı.’’ Şoförün gözünde güneş gözlüğü. Puslu bir hayatın bitmek bilmeyen yollarını aşındırıyor olsa gerek uykusuz, kan çanağına dönmüş gözleriyle. Parçalanmayı bekleyen heykel sessizliğiyle, dalıp gidiyor muavin, ayakta, dizleri titriyor. Yeni evli olsa gerek, diye içinden geçiyor anlatıcı, belki de dün gece çocuğu oldu, sözgelimi askerdeki kardeşi şehit oldu. O yersiz ve yurtsuz, hayır, onun yeri ve yurdu bu otobüs, yollar, yolları yalnız bırakmayan ağaçların gölgeleri, beklenmedik bir anda şoförün karşısına çıkan benzin istasyonunun yüz numarası. Arkalardan bir ses uzanıyor şoförün kulağına, okşamıyor, tırmalıyor adeta. ‘’Kaptan bir ihtiyaç molası ver de keyfimiz yerine gelsin, çekilmez o kadar saat su dökmeden.’’ Yaşlı bir çift. Hemen önünde adamın. ‘’Eee hanım, yıllar sonra tekrar anneanne oldun, heyecanlı mısın? Adını ne koyacaklar ki bey, söylemediler mi sana? Düşünme sen adı madı, ömrü uzun olsun. Haklısın bey, haklısın.’’ Düşünüyor anlatıcı, beyler neden hep haklı? Hep.

Gidenleri izleyenler…

Kalanlar. Gözleri bir otobüsün ardında geçmişi, ânı, ve geleceği görenler. Kuru bir gürültünün ardında sarılacak kimsesi olmayanlar… eli havada kalanlar… hoşça kal derken sesi titreyenler… hıçkırarak ağlayanlar… olanı biteni anlamadan meraklı gözlerle etrafını izleyen çocuklar… anlayan çocuklar… kimsesiz çocukların göğe asılı kalan parmak uçları… bir mültecinin anlattığı bir ayrılık hikâyesinin sürekli değişen ve belirsiz yüzleri… isimsizler… korna sesleri…ne karışan ezan sesi… kazasını kılarsın artık diyenler… demeyenler… duymayanlar… sağırlar… körler… şuradaki, bir ayağı olmayan… elinde birkaç peçete kalmış… akşama ekmek parası belki çıktı, çoğunluk yarı aç uyuyan…lar… annesinin eteğini çekiştiren bir çocuk, altı belki yedi yaşlarında, kara gözlü, kara saçlı, kaşları da kalın mı kalın, kara, sağ eliyle giden otobüslerin arkasını gösteriyor, babam gelir değil mi anne, gelir oğlum, gelir, hadi gidelim artık burada saatlerce beklenmez, arkadan kulağı öpen bir ses, irkilen bir kadın, anlamsız bakan çocuk, abla giden de gelir…

***

Bir şehirden bir şehre giden adamın yıllardır tek bir derdi vardı. Sevdiği işi yapmak için varını yoğunu harcayacak, devran bir gün ondan yana da dönecekti. Dönecekti, hem de gençliğinin geçtiği şehirden gelip sarılacaktı, Ankara’dan. Bir gün tarladaki işlerini bitirip kahveye geldi. Çay söyledi. Yaza hazırlık yapıyordu ve soğuktan elleri çok üşümüştü. Ellerini sobanın üzerinde bekletti bir süre. Çay gelince ona sarıldı, kocaman. Telefonu çaldı, çok geçmeden. O konuşurken, meraklı gözler de onu izliyordu kahvehanede. Herkes birbirine ‘’Ne olmuş, kimmiş arayan, nereye gidecekmiş,’’ gibi sorular sorarken çayından bir yudum bile alamadan ayağa kalkıp ‘’Ali Usta sonra hallederiz, gitmem gerek hemen,’’ dedi. Heyecanla eve gittiği çamurlu yola koyuldu.

***

Otobüste, cam kenarında, güneş tepede, deftere yazılanlar

Yıllarımı verdiğim şehir. Acısıyla tatlısıyla beni kucağına alan, saçlarımı okşayan, gözyaşlarımı silen, benimle gülen, benimle ağlayan, umudum, nasılsın Ankara, nasıl, yirmi yılı geçti seni görmeyeli…

Soğuktun. Bir eylül sabahında hiç olmadığın kadar soğuktun. Sararmış yapraklarına basıp yürüdüğüm Kurtuluş Parkı’nın ağaçları, özür dilerim, özür dil…erim. Yıllar sonra, tekrar, bir eylül sabahı değil belki ama yürümeye geleceğimi biliyordum, yapraklara basmadan.

Kale. Ankara Kalesi. Uzaktan uzağa baktığım. Şehri öğrendiğim, Atakule, hiç gitmediğim, şurada koca bir adliye, şurada Dil Tarih, 50. Yıl, Mamak, gecekondular, camiler, üniversiteler ve, hastaneler.

İlk aşklar. İlk ayrılıklar. İlk buluşmalar.Ağlamalar. Sızlamalar. Dikmen’in o dik yokuşları. Milli Kütüphane’de beklenen sıralar. Onunlaydım, onunlaydık Ankara, sen de vardın, yalnız bırakmadın, bırakmadın, ey Ankara, sen beni sımsıkı sardın fakat yetmedi kolların, usul usul düştüm, Tunalı Hilmi’nin kaldırımlarında kanattın dizimi, kaldırmadın yerimden Ankara. Gün ortasında, bozkırın göbeğinde, ona sevdiğimi söyleyemedim belki, ama, sen de söyletmedin Ankara. Kızgın değilim sana. Geliyorum.Kırgın da değilim sana Ankara, yıllardan sonra, hayır hayır, Şişhane’ye yağmur yağmıyordu o gittiğinde.

Bırakalım şimdi aşkı, öyle değil mi Ankara?

Yazdım. Çizdim. Okudum.

Yazdıklarım okunmadı, çizdiklerim sergilenmedi, okuduklarım dinlenmedi.

Aldım başımı gittim bir gün. Evet, çok kızdın bana o gün Ankara. Evlendim o kasabada. Bir de çocuğum oldu. Erkek. Göndermiyorum okula da. Romanların, hikâyelerin arasında büyüyor. Her şeyi ben öğretiyorum. Yakında gelip alırlar, kapatırlar okula, gidebildiğimiz yere kadar böyle Ankara. Sessiz ol Ankara, duymasın devlet büyükleri. Sessiz. Tarla işleriyle uğraştım gündüzleri.

Geceleri yazdım, çizdim, okudum.

Bilirsin, insan Ankara’da bu eylemler için çokça vakit bulur. Kasabada da buldum.

Polatlı…

Yaklaşıyorum Ankara.

Az kaldı.

Çok hızlı gidiyor bu otobüs. Giden de Gelir Turizm. Arkadan bir ses mırıldanıyor, ‘’Tabakhaneye mi…..?’’ Duyuyor şoför, ‘’Ankara’yı özlemeyen bilmez ki…’’

Bu kapı da ne? Gereksiz. Modernleşeceğiz diye ne yaptılar sana Ankara?

Ankara, Otogar

Yolcular birer birer indi. Adam en son indi. Valizler alındı. Adamın sırt çantası kaldı bagajda. Muavin sesleniyor, ‘’Abi almayacak mısın çantanı?’’ Almayacak muavin. Sen kimsin? Ben, Ankara. Hadi oradan. Sen mi konuşuyorsun? Evet. ‘’Abi çanta?’’ Şoför uzaktan görüp yaklaşıyor, muavine. Kaş göz yapıp ne olduğunu öğrenme telaşıyla. Anlamsız bir bakış. Adam secdeye yatmış, yeri öpüyor. ‘’Ustam, kalk hadi, daha ne kadar duracaksın böyle?’’ Ses yok. Dokunuyor. Nefes.

Bir gün sonra…

Nasıl olmuş, diye soruyor kadın. Secdeye yatmış otobüsten iner inmez. Orada öylece kalmış. Kalp krizi, dediler. Kadın ağlıyor. Çocuk soruyor, ‘’Babam nerede?’’ Muhtar cevaplıyor, ‘’Giden de gelir evladım, illâ ki gelir, er yada geç gelir, sağ ya da…’’

Seneler seneler sonra…

Yazdıkları okundu, çizdikleri sergilendi. Çocuk, hâlâ çocuk. Mutsuz. Baba özlemi, anneye sarılarak geçmiyor; baba özlemi, babanın miraslarına bakınca geçmiyor. 

YORUM EKLE