Eskihisar-Laodikya ve Pamukkale Fayları için korkutan açıklama!

İzmir’de meydana gelen depremin yıkıcı etkisini değerlendiren Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Kaya, yaklaşık 300 yıldır suskun olan Eskihisar-Laodikya ve Pamukkale faylarının 6.7 büyüklüğünde bir deprem üretebilecek potansiyele sahip olduklarına dikkat çekti.

Eskihisar-Laodikya ve Pamukkale Fayları için korkutan açıklama!

Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Kaya, 30 Ekim Cuma Günü saat 14.51’de meydana gelen İzmir depremi hakkında açıklama yaptı. Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar dileyen Doç. Dr. Kaya, fay hatları ve gevşek alüvyonlar üzerine inşa edilmiş zayıf yapıların büyük hasarları ve can kayıplarını beraberinde getirdiğini söyledi. Her deprem sonrasında benzer konuların tekrar gündeme geldiğini dile getiren Doç. Dr. Kaya, Türkiye’de meydana gelen depremleri ana mekanizması hakkında şunları dile getirdi: “Türkiye, dünyadaki en genç jeolojik oluşumlardan olan Alp-Himalaya Dağ Kuşağı içerisinde yer almaktadır. Bu genç yapısı da aktif tektonizmayı beraberinde getirmekte, sürekli depremlerin yaşanmasına sebep olmaktadır. Türkiye ve çevresindeki aktif tektonizmaya sebep olan ana mekanizma ise Afrika ve Arabistan plakalarının kuzeye doğru yaklaşık 2cm/yıl olan hareketidir. Kuzeye doğru bu hareket Türkiye’nin doğusunu sıkıştırıp Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu faylarını geliştirmiş ve bu fayların arasındaki Anadolu plakasının batıya doğru transferine sebep olmuştur. Bununla beraber diğer önemli bir etken de Afrika plakasının kuzeyinde yer alan yaklaşık 8-10 km kalınlıktaki Akdeniz litosferik kabuğunun Türkiye’nin batısının, Yunanistan’ın ve İtalya’nın altına doğru kuzey yönünde dalmasıdır ki, Ege Bölgesi’nin güneye doğru çekilmesine sebep olarak, bu bölgedeki depremlerin oluşmasının ana mekanizmasını oluşturmaktadır. İzmir’de meydana gelen depremi, birçok yerbilimcinin açıkladığı gibi yanal atımlı kuzey-doğu uzanımlı Tuzla Fayı değil, Sisam Adası’nın hemen kuzeyinde yer alan yaklaşık 50 km uzunluğundaki Doğu-Batı doğrultulu bir normal fayın ürettiğine dikkat çeken Doç. Dr. Kaya, artçı deprem episantrlarının dizilim ve kümelenme yoğunluğuna bakıldığında meydana gelen depremin Kuşadası fay zonunun batıdaki devamı niteliğinde bir fayın, yaklaşık 50-60 km uzunluğundaki bir kısmının kırılması sonucu oluştuğunu söyledi.

“Bayraklı’da zemin yapılaşmaya elverişsiz”

Depremde en büyük hasarın depremin merkez üssünden yaklaşık 70 km uzaklıkta İzmir’in Bayraklı İlçesi’nde görüldüğünü hatırlatan Doç. Dr. Kaya, sözlerine şöyle devam etti. “İzmir Körfezi’ni dolduran suya doygun, gevşek, tarım arazisine daha uygun alüvyal zeminler üzerine bir de kötü malzeme (kum, çimento, demir vs.), standartlara uygun olmayan kötü bir işçilik ve hatalı projelendirilmiş binalar yapılmıştır. Bu nedenle merkez üssünden uzaklaştıkça depremin yıkıcı etkisinin azalması gerekirken bu saydığımız etkenlerden dolayı aslında yapılaşmaya uygun olmayan Bayraklı İlçesi’nde deprem, merkez üssündeki büyüklüğe yakın büyüklüklerde hissedilmiştir. Kötü zemin koşulları nedeniyle Bayraklı İlçesi depremin merkez üssüne yakın bölgelerden daha fazla yıkıcı bir etki ile karşı karşıya kalmıştır. İzmir Körfezi’nin etrafındaki vadilerin zamanla körfeze biriktirdiği alüvyonlar körfezi doldurmuş ve denizin içine doğru 5-6 km kadar ilerlemiştir. Öyle ki deniz seviyesinden sadece 10 m yüksekte olan kısımlar tespit edildiğinde bu kesimlerin yer yer 2 km’yi aşan dolgu alanlar olduğu göze çarpmaktadır. Bu tür yerler aşırı suya doygun olup, deprem anında zemin büyütmesi ve sıvılaşma etkisi yaparak depremin büyüklüğünü arttırıp yapılara en büyük hasarları vermektedirler. Normalde Mw=6.9 büyüklüğündeki depremin merkezinden 70 km uzakta olan bir yerdeki beklenen deprem şiddeti Mercalli ölçeğine göre 5’dir. Ancak görüyoruz ki, bazı binalar için bu şiddet yukarıda saydığımız olumsuzluklardan dolayı maalesef 7-8 olmuştur.” Nehirlerin ve vadilerin yüksek alanlardan getirip alçak yerlere doldurduğu, suya doygun gevşek alüvyonlardan oluşan zeminlerde bina değil tarım yapılması gerektiğini hatırlatan Doç. Dr. Kaya, bu bölgelere yine de inşaat yapılması gerekiyorsa çok iyi bir zemin iyileştirilmesinin yapılması gerektiğini, ardından yapılaşmanın çok sıkı bir denetimden geçirilmesi gerektiğini ifade etti.

“Eskihisar-Laodikya ve Pamukkale Fayı’nda 300 yıldır büyük bir deprem yaşanmadı”

Sözlerinin devamında Denizli özelinde deprem gerçeğine değinen Doç. Dr. Kaya, Türkiye’nin batısının da Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu Fay zonları gibi deprem açısından yüksek riskli bir bölge olduğunu hatırlattı. İzmir depreminin ardından ‘Denizli’de de bir deprem olur mu?’ sorusu ile çokça karşılaştığını belirten Doç. Dr. Kaya; “İzmir’de meydana gelen depremin kısa süre içerisinde Denizli’de bir deprem oluşmasına neden olması mümkün değil. Buradaki mekanizma şöyle çalışır; kırılan fayın her iki ucunda stres (gerilim) artışı olur. Daha sonra küçük deprem episantrlarının gidişine bakılarak gerilmenin ne tarafa transfer olduğu tahmin edilebilir. İzmir depremine sebep olan fayın batısında yer alan Ege Denizi içinde veya doğu ucundaki Kuşadası Fay Zonu’nda gerilme artışı daha olası görünmektedir. Yani Denizli ile ilgili olarak daha batımızda yer alan faylar kırılmadan bu depremin Denizli’ye etkisi kısa vadede mümkün değildir. Ancak Denizli’de yaklaşık 300 yıldır suskun olan faylar var. 1702 ve 1717 tarihlerinden bugüne Eskihisar-Laodikya fayı ve ayrıca Pamukkale Fayı üzerinde 6.5’den büyük deprem olmayışı, gerilmenin çok arttığı, hatta yıllık deformasyon miktarlarına göre maalesef 6.7’yi bulabilecek bir potansiyele ulaştığı anlamına gelmektedir. Ama bu, hemen deprem olacak anlamına gelmez. Şu anki teknoloji ile depremlerin ne zaman olacağını kestirmek mümkün değildir. Bu hava durumu tahmini gibi düşünülebilir. Ama yerleşim alanlarını tehdit eden fayların deprem risk analizlerini ortaya çıkarabilmek için tekrarlanma periyotları ortalama kaç büyüklüğünde ve en son ne zaman deprem ürettikleri gibi parametrelerin tespit edilmesi gerekir. Bunun için de sahada faylar üzerinde büyük hendekler açılarak detaylı paleosismolojik araştırmalar yapılmak suretiyle beklenen depremin elde edilen bilgilere göre, istatistiksel anlamda, ne kadar bir süre zarfında ve hangi büyüklükte ve hatta yeri bile tahmin edilebilir.”

“Gevşek alüvyal zeminlerde bina yapılmamalı”

Küçük depremlerin, oluşabilecek daha büyük bir deprem riskini azaltacağı inancının aslında sanıldığı kadar gerçekçi olmadığına dikkat çeken Doç. Dr. Kaya, 6 büyüklüğündeki bir deprem 5 büyüklüğündeki bir depremden 10 kat daha büyük olup, açığa çıkan enerji bakımından ise yaklaşık 32 kat daha büyük olduğunu belirtti. Bu nedenle 6 büyüklüğündekine eşdeğer bir enerji boşalması için yaklaşık 32 kez 5 büyüklüğünde bir depremin yaşanması gerektiğini söyleyen Doç. Dr. Kaya, daha düşük büyüklüklerde ise bu sayının binli rakamları bulması gerektiğini söyledi. Sözlerinin sonunda ülkenin deprem bölgesi olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Kaya, fay hatlarına ve yeraltı suyunun yüzeye çok yakın olduğu gevşek alüvyal zeminlerde bina yapılmazsa depremlerin verebileceği birçok zararın baştan önüne geçilebileceğini hatırlattı. Doç. Dr. Kaya, yerel ve merkezi otoritenin de mutlaka bu konuda güçlü yaptırımları hayata geçirmesinin gerekliliğine dikkat çekti.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER