PAÜ’lü akademisyenlerden uyarı!

Vali Ali Fuat Atik başkanlığında yapılan İl Afet Risk Azaltma Planı Denizli Tanıtım Toplantısı’na konuşmacı olarak katılan Pamukkale Üniversitesi Öğretim Üyeleri; Prof. Dr. Halil Kumsar, Prof. Dr. Şevket Murat Şenel ve Prof. Dr. Halil Karahan yaptıkları çalışmaları ve İRAP konusunda yapılması gereken önerileri aktardı.

PAÜ’lü akademisyenlerden uyarı!

İl Afet Risk Azaltma Planı (İRAP) Denizli Tanıtım Toplantısı Nihat Zeybekci Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapıldı. Vali Ali Fuat Atik başkanlığında yapılan toplantıya; 11. Komando Tugay ve Garnizon Komutan Vekili Piyade Albay Ergüvenç Süleyman Erdemir, Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Zolan, Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Rektör Vekili Prof. Dr. İbrahim Kısaç, Vali Yardımcısı Mehmet Okur, İlçe Kaymakamları, İl Jandarma Komutanı Veysel Yanık, İl Emniyet Müdürü Kenan Yıldız, İlçe Belediye Başkanları, kamu kurum müdürleri, STK temsilcileri ve İRAP’ın hazırlanması ve uygulanması sürecinde yer alan paydaşlardan yetkililer katıldı.  Toplantıda konuşan Vali Ali Fuat Atik, Denizli İRAP’ın amacının afetlere karşı dayanıklı bir toplum ve yerleşim yerleri oluşturmak olduğunun altını çizerken, doğa ve insan kaynaklı tehlikelerin toplumdaki yapılı çevre üzerinde doğurabileceği etkilerin tahmin edilmesini ve bu etkileri azaltma amacının da bu plan çerçevesinde hedeflendiğini belirtti. Toplantı kapsamında PAÜ Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyeleri; Prof. Dr. Halil Kumsar, Prof. Dr. Şevket Murat Şenel ve Prof. Dr. Halil Karahan kendi alanlarında yaptıkları bilimsel çalışmalar çerçevesinde risk haritaları ile mevcut risklerin hayata geçmeden bertaraf edilebilmesi konusunda yapılması gerekenleri anlattılar.

“SON 120 YILDA DEPREM KAYNAKLI CAN KAYBI SAYISI 95 BİN”

Türkiye’de en fazla can kaybına neden olan doğal afet; deprem konusunda olası kayıpları azaltmak yapılası gerekenleri ele alan PAÜ Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şevket Murat Şenel, her on yılda doğal afetler sebebiyle 7 ile 8 bin arasında kişinin hayatını kaybettiğine dikkat çekti. Bu can kayıplarının büyük bir kısmının deprem nedeniyle meydana geldiğinin altını çizen Prof. Dr. Şenel, Türkiye’de son 120 yılda, deprem kaynaklı 95 bin can kaybı yaşandığını söyledi. Maddi kayıplar da göz önüne alındığında depremden etkilenenlerinin sayısının 16 milyona ulaştığını vurgulayan Prof. Dr. Şenel; tüm nüfusa oranda, 25 yıl önce kentte yaşayanların sayısının köyde yaşayanların dörtte biri iken şu an bu sayının dörtte üçe yükseldiğini ifade etti. Prof. Dr. Şenel, köyden kente göç ile birlikte kentlerdeki bina ihtiyacında önemli bir artış yaşadığını dile getirdi.

“2000 ÖNCESİ İNŞA EDİLEN BİNALAR BİZİM YUMUŞAK KARNIMIZ”

17 Ağustos 1999 depremi gibi önemli olay ve iyileştirmelerle 2000 yılının yapılaşma alanında önemli bir milat olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Şenel şunları söyledi: “1960-1970’li yıllarda köyden kente hızlı göç dalgası sebebiyle kentlerdeki barınma ihtiyacını karşılamak için yapılan binalar, depreme dayanıklılık konusu göz önüne alınmadan inşa edildi. Özellikle 2000 yılından önce inşa edilen binalar depreme karşı bizim yumuşak karnımız. 1998 yılında deprem yönetmeliğinde değişikliğe gidildi. Ayrıca 17 Ağustos Depremi’nden devlet önemli dersler de çıkardı. Bu yıllardan sonra artık hazır betonun da kullanılmaya başlandı. Mevcut binalardan aldığımız karot numuneleri eski binalarda beton basınç dayanımının 10 MPa civarında olduğunu bize gösteriyor. Bugün hazır beton kullandığımız binalarda 30 MPa civarında dayanıma sahip beton kullanarak binalarımızı inşa ediyoruz Yine teknolojinin gelişmesi ile bilgisayar programları kullanılmaya başlandı ve bu programlar inşaat mühendislerinin işini çok daha kolaylaştırdı ve bu programları kullanarak daha doğru ve güvenilir mühendislik hesapları yapabiliyoruz. Bir bina yapılırken zemin etüdü zorunluluğu yine bu yıllarda getirildi. Eskiden işçi kahvelerinden toplanan kişiler inşaatlarda çalışırken, bugün şantiyelerde çalışan kişilerden mesleki yeterlilik sertifikaları isteniyor. 2012 yılından sonra kentsel dönüşüm başladı ve zorunlu deprem sigortaları hayatımıza girdi. Aynı zamanda 2000 öncesi yapılan okul, hastane ve diğer kamu kurumlarının binalarında güçlendirme çalışmaları yapıldı.”

“OLUMSUZ SONUÇLARI EN AZA İNDİRMEK BİLİMLE MÜMKÜN”

Sunumunda ilk olarak kütle hareketlerinin nedenlerini sıralayan Prof. Dr. Halil Kumsar deprem, volkanik patlamalar gibi jeolojik özellikler; titreşim; yağışlar gibi iklim koşulları; bitki örtüsü; ayrışma gibi nedenleri doğal nedenler olarak belirtti. Kazılar, aşırı yükleme ve patlama kaynaklı titreşimleri ise yapay nedenler olarak sıraladı. Doğal ya da yapay sebeplerle meydana gelen kaya düşmesi, heyelan, kaya devrilmesi gibi afetler ve etkilerini Türkiye ve dünyadan örnekler ile fotoğraflar üzerinden anlatan Prof. Dr. Kumsar, bir heyelan meydana geldiğinde acil yardım ekiplerine ulaşım konusunda yol açabilmenin heyelanın etkisini en aza indireceğini hatırlattı. Olası riskleri önceden belirleyip, doğal afet meydana gelmeden bu riskleri ortadan kaldırmanın yapılacak bilimsel çalışma ve uygulamalarla mümkün olduğuna değinen Prof. Dr. Kumsar, Babadağ’daki Gündoğdu Mahallesi’nde, heyelan meydana gelmeden önce yerleşim yerinin taşınması konusunda şunları söyledi: “Pamukkale Üniversitemizin önderliğinde Japonya’dan Nihon ve Tokai Üniversiteleri ve Hacettepe üniversitesi ile ortaklaşa yürütülen uluslararası araştırma projesi kapsamında üzerinde 2 bin kişinin yaşadığı hasarlı konutların yeraldığı Babadağ Gündoğdu Mahallesi’nde hareket hızı yıllık 7 ile 14 cm aralığında olan, uzun süreli bir heyelanın 10 yıl süreyle çok parametreli ölçüm ve izleme yöntemleri ile detaylı olarak incelendi. Aletsel büyüklüğü 6 ve üzerindeki olası bir depremde bu hareket hızı daha da artacaktı. Biz yaptığımız çalışmalar sonucunda bu riski görerek, mahallenin jeolojik ve zemin yapısı açısından taşınmasını sağladık. Böylelikle, olası bir depremde meydana gelebilecek mal ve can kayıpları afet olamadan önlenmiş oldu.”

“SU YÖNETİMİ İÇİN KURUMLAR ARASI KOORDİNELİ ÇALIŞMALAR ARTTIRILMALIDIR”

Toplantıda “Denizli ve Çevresinin Taşkın ve Kuraklık Riskleri” isimli sunum yapan PAÜ Mühendislik Fakültesi Hidrolik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halil Karahan, Türkiye’nin ortalama yağış dağılımı bakımından bir geçiş noktasında bulunduğunu hatırlattı. Rize ve Marmaris’in en fazla yağış alan yerler olduğunu söyleyen Prof. Dr. Karahan, Denizli’nin ilçelerinin yağış ortalamalarının belirlenmesi için her ilçenin ayrı ayrı ele alınması gerektiğini söyledi. Tarımsal sulama ve enerji üretimi için kullanılan Adıgüzel Barajı’nın son 30 yıldır doluluk oranının düşük olduğunu ifade eden Prof. Dr. Karahan, bu barajın tarımsal sulama için en fazla suya ihtiyaç duyulan aylar olan mart ve nisan aylarında daha çok sulama amaçlı kullanılması gerektiğine dikkat çekti. Tarımsal sulamalarda kullanılan havzaların yapıldığı tarihten bugüne artan nüfus ile birlikte çiftçinin de daha çok üretim yaptığını, böylece daha çok sulamaya ihtiyaç duyduğunu söyleyen Prof. Dr. Karahan, suyun yönetimi konusunda su ile ilgili olan bakanlıklar, belediyeler ve ilgili kurumların koordineli çalışmasının önemine dikkat çekti.

“İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN ASIL ETKİLERİNİ 2050’DEN SONRA GÖRECEĞİZ”

Dünya’nın yörüngesindeki eğimin zaman içinde 22,5 ila 24,5 derece arasında değiştiğini ve bu değişimin sonucu olarak iklim değişikliğinin doğal bir süreç olduğunu söyleyen Prof. Dr. Karahan, “İklim değişikliğinin asıl etkileri, 2050 ve sonrasında kendini daha çok hissettirecek. Şu dönemde yaşadığımız kuraklık, meteoroloji istasyonlarından toplandığımız, 1950 ve 2020 yılları arasındaki yağış miktarlarına baktığımızda döngüsel bir kuraklık. 215 istasyondan aldığım verileri kıyasladığımda Denizli olarak bizler geçtiğimiz yıl yaşadığımız kuraklığın çok daha fazlasını 1989 yılında yaşamışız. Yıllık ortalama yağış miktarına baktığımızda bu kuraklık çok şiddetli seviyesinde bir kuraklık olmuş. Bilimsel veriler, 2019 ve 2020’de yaşanılan kuraklığın şiddetli seviyesinde bir kuraklık olduğunu bize göstermektedir. Nüfusumuz giderek arttı. Bu yüzden, kuraklık o yıla göre daha az olsa bile etkisi çok daha fazla oldu. Bu döngü 30 yılda bir kendini tamamlıyor. Asıl iklim değişikliği bugünün değil geleceğin sorunudur” dedi.

“SUYU ÖZENLİ KULLANMALIYIZ”

Son yıllarda kentlerde yaşanan sel ve su taşkınlarına değinen Prof. Dr. Karahan, özellikle 1980’lerden sonra kentleşmenin arttığını ifade eden Prof. Dr. Karahan, betonlaşma ile birlikte yağışlar sonucu akışa geçen su miktarının dört katına çıktığını söyledi. Bu suların kuşaklama metoduyla şehirlerin dışına uygun su yolları ile taşınması gerektiğini hatırlatan Prof. Dr. Karahan, “Önceki yıllarda akışa geçen su miktarı toplam yağışın yüzde 15 iken şimdilerde bu oran yüzde 80’e ulaştı. Her yüz yılda bir meydana gelen yağışlar gerçekleşirse bu artma yüzünden etkisi çok daha fazla olur. Yerleşim yerlerinde, düşük maliyetli yağmur suyu geciktirme hazneleri yapılmalı ve yağmur suyunun en kısa yoldan bu haznelere ulaşması sağlanmalı. Bu su temiz su olduğu için daha sonra tekrar kullanım için değerlendirebiliriz. Ülkemizde 1960’lı yıllarda kişi başına düşen su miktarı yıllık 4 bin metreküp iken 2030’da bu miktar bin metreküpe kadar düşecek. Bu yüzden suyu özenli kullanmalıyız. Sulama yöntemlerinde de değişikliğe gitmeliyiz. İklim değişikliğine uygun bitki desenlerinin belirlenmesi, kuraklık olan yıllarda, yağışın az olduğu bölgelerde çiftçilerin kuru tarıma teşvik edilmesi ve desteklenmesi konusunda düzenlemeler yapılmalıdır. Bu alanda yürütülen bilimsel çalışmalar son derece önemlidir. Üniversitelerin iş birliği halinde çalışmalarını sürdürmesi, kuraklık ve iklim değişikliği konusunda geleceğimiz adına önemli bir yatırım olacaktır” ifadelerini kullandı.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER