HÜSEYİN GÖKÇE’DEN DENİZLİ BASIN TARİHİNE NOT…

İstanbul’da yaşayan Denizlili yazar ve gazeteci Hüseyin Gökçe, sosyal medyada geleneksel hale getirdiği “Her salı unutulmaz bir anı” başlıklı yazılarına devam ediyor. 16 Aralık 2020 Salı günü yazdığı anılarıyla Denizli basın tarihine notlar düştü.

“GAZETE YAZILARIMLA VALİYİ NASIL ŞAŞKINA ÇEVİRDİM?

Altı yaşından beri sinemada minder, garajda su satmaktan tut, kahvecilik, beyaz eşya satıcılığı, muhasebecilik, domates kasası çakıcılığı gibi bir çok işe girip çıktığım için hayat beni korkutmuyor, cebimdeki erken alınmış devlet memurluğu diploması fazla bir şey ifade etmiyordu. Aklımda yazar ya da gazeteci olmak vardı. Bu alanda en büyük destekçim Kazım hoca iki yıldır yazılarımı yerel gazetelere yolluyor, yayınlanıyordu. Bir ucundan başlamıştım yazarlığa.

O yıllarda Denizli’de günlük iki gazete vardı sadece. Erol Özbal’ın çıkardığı Denizli Gazetesi ve Haluk Müftüler’in İlk Haber Gazetesi. Haluk bey, ‘Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak farzdır’ fetvasını ilk veren efsane Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi’nin torunuydu.

Denizli Gazetesi sola, İlk Haber sağa yakındı ama ikisi de çok keskin değildi. Küçük şehirlerde keskin olmak zordur zaten. Sürekli birbirinizin yüzüne bakıyorsunuz çünkü.

1974 yılıydı. Tek başıma İlk Haber Gazetesi’ne gittim. ‘Gazeteciliği seviyorum, gazetenizde çalışmak istiyorum.’

Ciddiye almadılar.

‘Daktilom var’ deyince yumuşadılar. ‘Daktilonu buraya getirirsen, denemek için alırız, aylığı da denemeden sonra belirleriz’ dediler. Anladım ki; gazetede tek daktilo vardı ve yetmiyordu. Bu arada, ‘Basit büro işleri de yapacaksın, sadece gazetecilik yok’ diye de eklediler; tamam dedim.

Babası Almanya’da olanlar pahalı oyuncaklar ısmarlarken daktilo istemiş, getirtmiştim. Markası, Adler Tippa.

Bir zamanlar babamın işlettiği, benim de çalıştığım 2. Ticari Yol’daki kahvehaneye çok yakındı İlk Haber’in yeri. Buradaki dükkanlara çay kahve taşımıştım bir zamanlar.

Etrafı süpürmek, bakkaldan günlük gazeteleri almak, valilikten asayiş raporu temin etmek, patron ve misafirler geldiğinde onlara çay servisi yapmak dahil her işe koşuşturmaya başladım.

Haberlerimi ve kalemimi beğendiler. 20 Temmuz’da Kıbrıs Çıkarması olunca gazetenin tek muhabiri askere çağrıldı. Meydan bana kaldı.

Altı yıl emekleme sonrası 1 Haziran 1974’te resmen ve sigortalı olarak meslekte kökleştim, profesyonel oldum.

Fırsatları iyi değerlendirdim, özellikle hamaset ağırlıklı köşe yazılarım çok beğenildi, birinci sayfada yazmaya başladım. Savaş atmosferi bitince sosyal ve kültürel konulara yöneldim, o yazılarım da ilgi gördü. Gazeteye tebrik telefon ve mektupları geliyordu. Çoğu beni emekli öğretmen veya subay sanıyordu. Şöyle bir şey oldu bir gün:

Gazetenin büro kısmında yalnızdım. ‘Hüseyin Gökçe beyle görüşmeye geldim’ diyerek öğretmen olduğunu söyleyen bir okur girdi içeri. Buyurun benim dedim, adam dalga geçtiğimi düşünerek oralı olmadı, beklemeye başladı, ben de işime devam ettim. On dakika sonra, ‘Hüseyin bey gecikecek galiba, ben gideyim’ dedi. Yine ‘Hüseyin Gökçe benim, buyurun sizi dinliyorum’ dedim.

‘Kardeşim ben yazar Hüseyin Gökçe için geldim, sizinle işim yok’ dedi. ‘Gazetede bir Hüseyin Gökçe var o da benim’ desem de adam ikna olmadı. ‘Kendisinin yazılarını her gün okuyorum. Edebiyat öğretmeniyim, o yazıları benim diyen yazamaz. Kelime hazinesi yüksek. Çok tecrübeli biri. En aşağı 50 yaşında olmalı. Siz daha çok gençsiniz. Şaka yapmayın.’ Köşe yazılarımda yazdığım gibi ağdalı konuşmak zorunda kalınca ikna oldu, elimi sıktı.

VALİ BEYİN ŞAŞKINLIK VE İLTİFATI

Bir keresinde de Vali Münir Güney makamına çay içmeye davet etti. Gittim. Yazılarımın tiryakisi olduğunu söyledi ama yazarken birinden destek aldığıma inandığını hissettim. Açıkça bunu söyleyemiyordu. ‘Babanız öğretmen galiba?’ dedi önce, hayır deyince ‘subay mı?’ diye sordu. Yine hayır dedim. ‘Anneniz mi öğretmen?’ Ben hayır dedikçe valimiz tahminlerine devam etti; ağabeyiniz ne iş yapıyor, komşularınız kim, gazetede kıdemli bir yazar var mı?

Vali bir türlü yazıları tek başıma yazdığıma ihtimal vermiyordu, sonunda dayanamadı:

Çok kitap okurum, otuz yıllık yöneticiyim; kelimeleri ustalıkla kullanıyorsun. Bunu 20 yaşında nasıl beceriyorsun, şaşkınım. Seni yürekten kutluyorum.’

İltifattan utandım.

Yıllardır her gün Cumhuriyet dahil on gazeteyi gözden geçirdiğimi, Osmanlıca yazıp okumayı öğrendiğimi, o yüzden kelime ve bilgi dağarcığımın yüksek olduğunu anlatamadım.

Gençlik rüzgârıyla kendimi beğenmişlik sergiliyor, belki de üslubumu fazla abartıyordum. Ya da adam kıtlığından adam yerine geçiyordum.

Kendimi biraz yetiştirmiş olsam da süper biri değildim aslında. Vali bey, ertesi günü arayarak ilçelere tetkik gezisine gideceğini beni de götürmek istediğini söyledi, hem de sana çıkar, dedi. Çok sevindim. Makam arabasına aldı. Sonra defalarca tekrarlandı bu, beraber ziyaretlerde bulunuyorduk. O yıllarda köylere yeni yeni elektrik bağlanıyordu. ‘Köy Elektrifikasyonu’ adıyla çalışmalar yürütülüyordu. Köye kurulan trafonun şarteli indirilir, yanda hazır bekleyen gaz lambası kırılırdı. Böyle törenler yapılırdı. Ben ya şarteli indiren ya da lambayı kıran kişi olurdum.

Törene katılanlara beni takdim etmeyi de ihmal etmezdi kibar valimiz.

Münir Güney’in yanında dolaşmak bana da çok iyi geldi, çok şey öğrendim, sosyal yönüm gelişti. Çünkü valimiz hem çok bilgili, hem çok akıllı, hem de nazik biriydi. Beşiktaş Kaymakamı olarak göreve başlamış, 1980’den sonra Köy İşleri Bakanı yapılmıştı.

Pamukkale Üniversitesi’nin kurulmasında da en büyük rol onundur bence. Bu konuda hazırladığı belgelere dayalı mini dosyayı 2005 yılında bir ithaf yazısı ve imzasıyla bana hediye etmişti, onurla saklıyorum.

Denizli’de birçok okulun devletten para çıkmadan bağış yoluyla yapılmasına öncülük etmişti.

‘Vali Münir Güney Okulları’ diye bir başyazı kaleme aldım. Telefon ederek yazıyı okurken ağladığını söyledi. Ben de duygulandım.

Münir beyden sonra gelen valimiz Mustafa Hayri Güler de severdi beni. Geç saatlere kadar gazetede çalıştığımı bildiğinden gecenin bir yarısı telefon eder, halimi sorar, bazı bilgiler alırdı.

Bu bağlamda, Muharrem Aydın ve abisi merhum İsmail Aydın’ın bana güvenerek gazetecilikte yolumu açmasını önemli motivasyon kabul ediyor, bu vesileyle şükranlarımı sunuyorum. Her tercihin bir başlangıç, bir azim, bir risk ve başka şeylerden, başka keyiflerden vazgeçiş olduğunu hatırlayarak tabii.

O günlere ait unutamadığım anılardan biri de gazeteden sabaha karşı eve dönüşlerimdir. Gazeteyi bastıktan sonra postaneye götürülmesi ve bin küsur gazeteye pul yapıştırıp paketlemesi işine de yardım ederdim. Eve dönerken sabah ezanlarıyla fırınlardan ilk ekmekler çıkmaya başlardı. Sıcacık ekmeklerden alır evde içine bolca tereyağı sürerek yerdim.

Çok acıktığımdan belki, ziyafet gibi gelirdi bana. Denk gelirse yanına çay yapardı anneciğim. Ne keyifti! 18 saat çalışmanın yorgunluğunu unuturdum.”

Hüseyin Gökçe’ye teşekkür ederim.

Denizli basını ile ilgili anılarını not düşerek, basının geldiği noktanın fotoğrafını yansıttı...

Denizli’den İstanbul’a giden gazeteci büyüklerimiz anılarını yazarsa, ileride Denizli basın tarihinin çıkış noktası gelecek kuşaklara aktarılmış olacaktır…

ATİLLA SEZENER’DEN İKİ  ANEKDOT

Denizli Barosu avukatlarından Atilla Sezener, “Kültür Hırsının Ağır Faturası” ve “Elinizi Çabuk Tutun Zaman Kalmadı” başlıklı yazılarını sizinle paylaşıyorum.

“KÜLTÜR HIRSININ AĞIR FATURASI

Hayatta hiçbir şeyde kontrolü kaybetmeyeceksiniz. Kendi başımdan geçen bir olayla özelikle genç nesle bu konuda biraz yardımcı olmak istiyorum.

Denizli Lisesini bitirip, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydolmuştum. İlk sene sınıf arkadaşım ve sonra hakimliği seçen Şükrü Okutanla Kumkapı Mahallesi Gedikpaşa Caddesi no.157’de Marika Margarita Mistillioğlu adında Rum bir madamın evinde pansiyoner olarak kalmıştım. O evde bizim dışımızda yazar Yaşar Kemal ile sanatçı Öztürk Serengil de vardı.

İkinci yıl yani 1954 de aynı mahalle Balipaşa caddesi no:115’de bir başka Rum madam olan Anna Vomvokopulosun evinde pansiyonerdim. Bu kez Şükrü yoktu. Yılın ortasında Tiyatro Caddesi no:14 de Gedikpaşa Talebe Yurduna girdim.

Bu yurtta o zaman İstanbul’da olan iki üniversite yani İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesinin hemen her fakültesinden Türkiye’nin her yerinden gelmiş üniversiteliler vardı.

Bir süre sonra İstanbul’da doğup büyüyenlerin bizlere biraz tepeden baktıklarını ve bunda kendilerine göre haklı olduklarını anladım. Örneğin en azdan deniz ile bildikleri 200 kelime fazlalıkları vardı. Mesela Türkiye’nin tartışmasız en lezzetli balıklarından olan lüfer, küçüklükten büyüklüğe şu isimlerle anılıyordu: Defne yaprağı-Çinekop-Kaba çinekop-Sarı kanat- Lüfer-Kofana… Bunlar biz Anadolu’dan gelenlere kilometrelerce uzaktı.

Yaradılışımdan itibaren kültüre çok önem veren biriyim. Yurtta en kültürlü kim yarışması yapıldı ve ben ikinci oldum. Açıkça söyleyeyim, buna bozuldum. Sonra büyük bir hata yaptım.

Antik Yunan kültürünü okumaya başladım. Pisagor-Sokrates- Platon- Diyojen- Aristoteles- Epikür-Zenon sıraya girdiler. Ardından Antik Roma kültürü devreye girdi. Seneca’dan Strabon’a, Çiçero’dan Epiktetos’a kadar.

Küçük bir memur olan babamın gönderdiği paralar bu kitaplara yatıyordu. Zaten ayda bana gelen para 150 (yüzelli) liraydı. Yurda 17,5 tl. ödüyorduk.

Yine yakın arkadaşım ve hakimliği seçen Osman Durusoy’la, İstanbul’da adım atmadığımız yer ve gezmediğimiz müze kalmadı.

Bunlar da beni kesmedi. İktisat Fakültesinin Sosyal Siyaset kitaplarını alıp okudum. İş nedir, işçi hakları, sendikalar, grev, lokavt hepsini öğrendim.

O koca şehre gelen yerli ve yabancı önemli kişilerin konferanslarını kaçırmadım. Belçikalı devlet adamı ve Avrupa Birliğinin öncülerinden Paul-Henri Spaak’tan üniversitemiz Rektörü Ord. Prof. Kazım İsmail Gürkan’a kadar sayısız konferansı izledim.

Şehir tiyatrolarının ve özel tiyatroların önemli temsilleri ile tiyatroları ve o günün önemli filmlerini de sinemalarda izledik. Başta Beyazıt Kütüphanesi olmak üzere bazı kütüphanelerin kurdu olduk.

Sözü uzatmak istemiyorum. Bu anormal yüklenmenin faydası yanında (ki stajyer avukatken 1959’da çıkardığım Demokrasi ve Politika kitabında daha çok kimsenin adını duymadığı ve ancak 1961 Anayasasında tanıştığımız Anayasa Mahkemesi, Çift Meclis, Hakim Teminatı, Üniversite Muhtariyeti, Grev ve lokavt, tarafsız Radyo, vs. yazmıştım.)

Bunlar yetmiyormuş gibi, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinin Perşembe saat 14.00 deki Psikiyatri derslerini uzun süre takip ettim. Ord. Prof. Dr. İhsan Şükrü Aksel ile bana göre ülkemizin en iyi konuşanlarından Prof. Dr. Kazım Dağyolu’nu dinledim. Müthiş yararlandım.

Ve bir gün kendime (Hey Arkadaş !.Sen ne yapıyorsun?, sen buraya hukuk okumaya geldin, bu kadar hırs ve yükleme kendi derslerine ihanet noktasına vardı. Kendine gel.) dedim.

Oysaki biz kendi fakültemde şu dersleri okuyorduk. Hukuk Tarihi- Hukuk Metodolojisi- Anayasa- Ceza Hukuku- Ceza Mahkemeleri Usul Hukuku- Amme Hukuku- Medeni Kanun şahıs hukuku- Medeni Kanun aile hukuku- Medeni Kanun eşya hukuku-Hukuk Mahkemeleri Usulü- İcra ve İflas Hukuku- Kara Ticaret Hukuku- Deniz Ticaret Hukuku- İdare Hukuku- Mukayeseli Medeni Hukuk- Roma Hukuku-Borçlar Hukuku- Fikri Haklar Hukuku- Adli Tıp Hukuku- gibi. Bunlar zaten kişiye üst seviyede kültür verir ve kişilik kazandırır.

Gereğinden fazla hırs, bana çok büyük bedel ödetti. Neler nasıl oldu?, anlatmayacağım. Ama bilinmelidir ki, hasarı aşmak, olağanüstü irade ve çaba gerektiriyor.

Özetle: HADDİNİZİ BİLECEKSİNİZ VE ÖLÇÜYÜ ASLA KAÇIRMAYACAKSINIZ.”

Atilla abi doğru söylüyor, haddinizi bildiğiniz sürece sorun çıkmaz…

ELİNİZİ ÇABUK TUTUN ZAMAN KALMADI

Yazının başlığını merak ettiğinizi sanıyorum. Sizi fazla merakta bırakmayacağım.

‘VUR DEYİNCE ÖLDÜRMEK’ diye bir güzel atasözümüz vardır. Bir veya bazı konularda ifrata kaçmanın nefis ifadesi budur.

*

Bu yıl akıl almaz ölçüde siyasi partiler kuruldu. Önceki kayıtlı bulunduğu partide beklediği görevi ve saygıyı göremeyenler- kendinin donanımlarının ileri boyutta olduğuna inananlar- şu veya bu şekilde siyasi tarihe geçmek isteyenler- memleketi ancak kendisinin veya kendilerinin kurtaracağını düşünenler- önceki şöhretli ve bilinen isimlerinin unutulmasına razı olmayanlar, parti kurma yarışına girdiler.

*

Bunun yanı sıra, karısına ve akrabalarına kendini kanıtlamak isteyenler- iddialı tavla maçını kaybedenler- bulunduğu kent veya sokakta saygın olmağa çalışanlar da parti kurdular.

*

Güney Amerika’da çok ünlü ironik bir söz vardır: ‘SABAH ERKEN KALKAN İHTİLAL YAPAR’ diye. Bizde de sabah erken kalkan olmasa bile, Yılbaşı gelmeden parti kurulma yarışı var. Ben neden Denizli’den bazıları bu modaya halen uymadılar diye merak ediyorum.

Önerim ellerini çabuklaştırsınlar; yılbaşından önce partiler kurulsun. 2021 de en az bir yaşında ve tecrübeli olacaklar.

Yine Denizli’mizin çok eski söylemlerinden biriyle noktalayalım: Ha babam- de babam, kolay gelsin.”

Kendimizi kimseye kanıtlamak zorunda değiliz…

İşimizi doğru ve dürüst yaptıktan sonra tanıtım kendiliğinde gelecektir.

 MUHARİP GAZİLER ÖKSÜZ KALDI

TÜMGAZİDER Denizli Şubesi Başkanı Hamdi Helvacılar, Genel Başkan Şükrü Tandoğan’ın vefatı üzerine başsağlığı mesajı yayınladı.

Başkan Helvacılar, “Muharip Gazilerimiz öksüz kaldı. Acımız çok büyük. 1974 yılında, 46 yıl önce Kıbrıs Barış Harekatı’nda Rum ve Yunanlılara karşı verilen özgürlük mücadelesinde cephede Türk ve dünya tarihine atalarına yakışır şekilde destanları, altın sayfalara yazdıran kahraman subaylarımızdan TÜMGAZİDER Genel Başkanı merhum Şükrü Tandoğan komutanımızı yüce yardana uğurladık. Yürekleri dağlayan bir veda töreniyle memleketi Ordu'ya uğurlandı. Kederli Ailesi'ne Muharip Gaziler camiamıza sabırlar diler, acınızı paylaşırız. Nurlar ışıklar içinde uyusun. Toprağı bol olsun.” Dedi.

Denizli’deki TÜMGAZİDER Denizli Şubesi Başkanı Hamdi Helvacılar ve üyelerinin başı sağolsun. TÜMGAZİDER Genel Başkanı Şükrü Tandoğan’a Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.

“PAMUKKALE VE LAODİKYA’NIN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” ÇAĞRIMIZIN 2116’UNCU GÜNÜDÜR…

Pamukkale ve Laodikya Antik Kenti’nin gelirleri, Denizli’ye kalmıyor... Hierapolis, (Kutsal Şehir) binlerce yıldır, insanlara şifa dağıtıyor… Pamukkale ve Laodikya son yıllarda, Denizlililerin ilgi odağında değil… Artık, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uygulamalarıyla Denizlililerin “Laodikya ve Pamukkale Sevgi Ateşi” söndü… Geçmişte, Denizlililer gelen Konuklarını Pamukkale ve Laodikya’da ağırlar ve fotoğraf çektirerek anılarını ölümsüzleştirirdi… Şimdiler de ise; böyle anılar ölümsüzleşmiyor…“PAMUKKALE VE LAODİKYA’NIN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” çağrımıza Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, yanıt verene kadar devam edeceğiz.

ÇARŞAMBA’NIN SÖZÜ:

“Özgürlük olmayan bir ülkede ölüm ve çöküş vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

YORUM EKLE