İLHAN ÖZCAN’I KUTLUYORUZ…

Acıpayam’da herkesin derdine dertlenen, mutluluğunu paylaşan İlhan Özcan, Arçelik Bayisi olarak Denizli Bölgesi’nde satış şampiyonu olmuş… İlhan Özcan, Acıpayam İlçesi’nde 24 saat hareketli yaşıyor… Acıpayam yöresinde satışını yaptığı Arçelik dayanıklı tüketim ürünleri ile her eve girme başarısını göstermiş… İlhan Özcan ve çalışma arkadaşlarını kutlarız…

İlhan Özcan Acıpayam 1956 doğumlu ve Acıpayam sevdalısıdır. Acıpayam Lisesi mezunu, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Mezunu Edebiyat Öğretmenidir.

İlhan Özcan: Acıpayamspor eski Başkanı, Acıpayam Ticaret Odası eski Başkanı, CHP Acıpayam kurucu İlçe Başkanı, 4 dönem İl yönetim kurulu üyeliğinde bulundu. 2 dönem CHP İl Sekreteri, Acıpayam İlçesi’nde CHP’nin oyu 3500 iken 7800 oy alarak seçilen İl Genel Meclis üyesidir. İl Genel Meclis üyeliği sırasında en çok önerge veren, en çok konuşan ve en çalışkan üye ünvanlı kişidir. Acıpayam İlçesi’nde 2. Dönem de tekrar il genel meclisi üyesi seçilen kişidir. 3 defa milletvekili adayı olup sırasına bakmaksızın partisine küsmeden yılmadan çalışan rütbesiz neferdir. 5 bin ilacı ezbere bilen halen geceleri eczanede nöbet tutan uzatmalı kalfadır. Yaptığı inşaatları daha temelini atmadan satan inşaatçıdır. Acıpayam İlçesi’nin depremzedelerinin insani savunucusudur. Gittikçe kirlenen Dalaman Çayı’nın tertemiz akıncaya kadar mücadeleye devam kararı vermiştir. Çevremizde insan sağlığını tehdit eden taş, kum ve beton santrallerinin yapımına karşı çıkan, Salda’ya dokunma mücadelesi veren yılmaz çevre gönüllüsüdür. Acıpayam İlçesi’nde yaptığı tüm işleri zirveye taşımaya başaran çalışkan bir iş adamıdır. Rahmet Recep Yazıcıoğlu’nun oğlu ile birlikte Eski Köy’de köprü açılışı yapan ve kamuoyunda konuşulan kişidir… İlhan Özcan’ı Acıpayam ve yöresinde tanımayan yoktur… Kimseyle küs değildir… Eğer bir görev üstlenmişse dersine iyi çalışır… Acıpayam ve yöresinde Arçelik ürünleri satış şampiyonu olmuş… Başarılar dileriz…

ATİLLA ABİDEN 57 YILLIK FOTOĞRAF…

Denizli Barosu avukatlarından Atilla Sezener, sosyal medya da eşi ile 1962 yılında Pamukkale’de çekilmiş bir fotoğrafını paylaştı. Sezener,”Mayıs 1962 nişanlımla Pamukkale Termal Havuz önündeyim. 57 yıl geçmiş.” Diye not düşmüş. Artık Denizlililerin son 10 yıldır Pamukkale’de çekilmiş bir hatıra fotoğrafı yoktur.. “Neden yoktur” diye sorulduğunda, Denizlililer Pamukkale’ye küstü… Pamukkale’ye adım atanlardan toprak bastı parası alınıyor… Ailesiyle birlikte Pamukkale’ye gidenler en az 250 liraya gözden çıkartması gerekiyor…Ve gelecek kuşakların fotoğraf albümlerinde doğanın beyaz gelinliği Pamukkale’den bir fotoğraf bulunmayacak…. Atilla Sezener ve eşine sağlıkla nice yıllar dilerim…

İNCEDERE’DEN FARKLI BİR ANALİZ…

Karslı gazeteci arkadaşımız Suat İncedere, sosyal medyada yaptığı “BEN” başlıklı yazısını okuyunca çocukluğumuz film şeridi gözünüzün önünden geçer...

“BEN.!!

Babam 10 çocuğu arasında en çok beni, bir de benden üç yaş büyük ablamı çok severdi.
Ablam her sabah beni okula hazırlardı.
Okula giderdim, kara bata bata.
Tipili-soğuk havalarda lastik ayakkabılar keserdi ayağımı. Donardı kulaklarımız, yanaklarımız.
Bazen herkes okula giderken ben tahta köprü altında gizlenirdim.
Para vardı, babamda yoktu. Babamdan para isterken hep ağlardım.
Dayak atma işini öğretmenimle babam nöbetleşe yapardı.
Okul defterim tekti, bütün ödevleri önlü arkalı ayrı, yada siler yazardım.
Bir kez 23 Nisan çocuk bayramı gördüm, diğerlerinde yoktum.
Kara sabanla, ekin ekmeye giderdim rahmetli dayımla.
Silgi ve kalemtraş çok kullanılırdı.
Silginin ortası delinip, ip geçirilerek boyuna asılırdı.
Çikolata jelatinleri defter arasında saklanırdı.
Bazen de iyi kokulu yaprak.
Okul çantası önlükle aynı kumaşdan dikilirdi.
Okulda beslenme saati yoktu.
"Yerli Malı Haftası" vardı.
Bir gün kutlanırdı.
Siyah önlük, beyaz yaka mecburdu.
Beyaz yakanın plastik olanları vardı. Ucuzdu.
İlkokul birinci sınıfta okumayı çözen öğrencilere "kırmızı kurdela" takılırdı.
Bizim sınıfta ilk ben taktım, rahmetli müdürüm ödül verdi; kalem, defter para.
İlk cennetten çıkanla okulda tanıştım, bizim sınıftaki kırmızı çubuktu.
O çubukla her ele üç beş sopa atılırdı. Bazen daha katmerli dayaklarda vardı, tekme tokat gibi.
Her sabah "Andımız" okunurdu.
Andımızı okurken "gösterdiğin amaçta" yı "gösterdiğin yamaçta" diye söylerdim.
İstiklal Marşını ezberleyememiştim.
"Kar yağar bardam bardam" türküsünü okurdum.
Türkü söylemeyi severdim.
Kuzu koyun otlatırdım, hatta atları, öküzleri.
Bir atım vardı, tam deli atıydı. .Birde aloşum.
Oyunlar oynardım, büyüklerden korkardım.
Otluk üstünde (sekisinde) koyunlara bakarken ders çalışırdım.
Hiç iyi bir kızağım olmadı, naylon pilaçlar ayakkabı ve botlarla kayardım.
Çok ziyankardım, komşulara zarar verirdim.
Cüneyt, Kadir filmleri vardı, izlemeye giderdik, amcamlara.
Amcamların televizyon çok hastaydı, arasıra inilerdi, karıncalıydı.
Er askerlere "Amca" derdim.. Biraz korkardım.
Doktorun ağzıma soktuğu metal çok acıydı.
Ebeler sinirli kadınlardı.
Postacılar konuşmayan insanlardı.
Muhtarların her dediği olurdu... Mahkeme kararı yoktu... Hocalar adil kişilerdi.
Başkalarının yere attığı ekmekleri, yerden alıp 3 defa öpüp alnıma götürüp daha yüksek bir yere koyardım.
Akşam yatmadan önce dua ederdim.
Soba alevinin tavana yansımasını seyrederdim.
Sobada üşüyen yanaklarımızı ısıtır, daha sonraya aynaya bakar kızaran yanaklarımıza gülerdik.
Gökkuşağının altından geçen insanların cinsiyet değiştireceğine inanırdım.
Kabuslarımda hal kızları, uzun burunlu cadılar görürdüm.
Nevruz ateşi yakardık evin üstünde, külünü ahırın bacasından içeri dökerdik bereket getirsin diye.
Aşüre aşı pişerdi, her eve dağıtılırdı.
Babam futbol oynamama kızardı.
Annem tandır yakardı. Ev duman altı ulurdu. "Kuru gagala" pişirmesini isterdim annemden, simit şekli kuru kalınca ekmek.
Tandırın sıcaklığı akşama kadar sürerdi ve biz ayaklarımızı salıp ısınırdık. köze patates atardık, yada çay koyardık.
Tandır çayı çok güzeldi.
Babam gün aydınlanmadan tarlaya giderdi, anam ona yemek hazırlardı.
Harman zamanı sevinirdim, gem'e binmek çok zevkliydi.
Harman yanında yatarken, gökyüzünde yıldız tutardık.
Yayla zamanı kuryelik görevi benimdi.
Gaz lambası camı asılırdı boynuma. Yağ getir, yoğurt getir, peynir getir siparişi alırdım.
Bir çocuk için yaylaya giderken eşek binmek çok lükstü.
Az pişmiş haşlanmış yumurtayı severdim. Hala severim.

Bayramdan, bayrama paramız olurdu. Ona da kola alırdık, ama adına cocacola derdik, içine fındık içi atıp içerdik.
Yine bakkalda leblebi tozu, taneyle "püskü-ü" satılırdı. Yiyip ıslık çalmaya çalışırdık.
Abiler, kız severdi, mektup götürmemi isterdi.
Her evde dikiş makinası olurdu. Dikiş dikmek marifet değildi.
Yabancı sigara kaçaktı. Rahmetli Balabey dedem her eve gelirken ona doğru koşardım, oda şeker verirdi.
Şişman teyzeler , hep dedikodu yapardı.
Ninelerin, dedelerin hepsi iyi insandı.
Yalnız yaşayanlardan korkulurdu.
Kıbrıs Savaşı sırasındaki “Karartma Geceleri’ni iyi hatırlarım, darbeler sokağa çıkma yasağı.
Babamlar hep bir evde toplanır, sohbet eder hikayeler anlatılırdı.
Şapka takmayı sevmezdim. Hala da sevmem.
Evdeki sobanın gözüne patates atardık, mantar tuzlayım üstüne dizerdik. Ekmek üstüne yağ sürülerek verilmesi büyük bir ödüldü.
Bakkallara ( tüken derdik) Rahmetli Aliyar dayının dükkanı meşhurdu.
Kahve önünden geçemezdik. Çilik çomak oynardık, aşık atardık.
Sigara jelatin kağıtlarını parayla satacağımızı zannedip yerlerden boş sigara paketlerini toplardık.
Artist resimleri toplar ev, ev oynardık. Ben hep fasulyeden koyun yapardım.
Gazoz kapaklarıyla oyun oynardık.
Cikletlerin içinden çıkan araba resimlerini toplardık.
Saklambaç oynardık.
Bizim köyde arabası ola bir kaç kişi vardı, araba peşinden koşardık.
Mahalle çetemiz vardı, yukarı mahalle çocuklarına gıcıktık.
Mahalle maçı yapardık.
Hep defansa beni koyarlardı, saçlarım çok uzundu, lakabıma Gullit derlerdi.
Topumuzu it dişler patlatırdı. Kale yerine iki büyükçe taş koyardık.
O zamanlarda kız-erkek arkadaş yoktu, "çıkma" olayı yoktu. "Baktığı çocuk-kız" vardı.
Bir kız hep bana bakardı, bende ona.
Sevdiğim kıza yazdığım mektubu kibrit kutusuna koyar kapısına atardım.
Sokak lambalarının yanması eve giriş zamanıydı. Akşamları saklanbaç oynardık.
Televizyonu İstiklal marşı okununcaya kadar seyrederdim.
İstiklal Marşı okunurken ayakta hazırolda dururdum, alçak sesle bende söylerdim.
Küfür etmezdim, pek edilmezdi de.
Kadınlar sigara içmezdi.
Erkekler sakız çiğnemezdi.
"Kanka" yoktu. Kan kardeş vardı. Parmak keser kanlarımızı birbirine sürerdik.
AİDS yoktu.
Arkadaşlardan borç para istemezdik .Kimsenin parası olmazdı.
Alyonçular, Çerçiciler vardı, eski şeyler verir oyuncak alırdık.
Tahtadan araba yapardık, el arabasını ittirip götürmek için bir birimizle yarışırdık.
Sapanla kuş avlardık. Telefon direğindeki fincanları kırardık, cici oyunu oynardık.
Çayda elle balık tutardık. Komşu köye balık götürürdük çuvalla...Maç yapardık, köyler arası.
Göle girmek için terlerdik. Kıyıdaki çakıl taşlarını kulak deliğine tıkardık. jandarmadan korkardım. İnzibat nedir bilmiyordum.
Telefonu olan ev sayılı idi.
Kırtasiyelerde posta pulu satılırdı.
Bayram kartları çok güzeldi, zarfa konmazdı.
TV siyah beyazdı. Radyo kırmızı delta markaydı.
Haberleri çok dinlerdim, bazı cümleleri anlamaya çalışırdım.
Reklamlar ne dizi ne haber hiç bir programın arasında gösterilmezdi.
En çok diksi deterjan reklamını severdim.
Birde;"Her genç kızın rüyası Zetina dikiş makinası".
Çeşme başına kızlar toplanır, sohbet edip gülerlerdi.
Çok kar yağardı. Yollar haftalarca kapalı kalırdı.
Fotoğraf değil resim çekilirdi. Resimler siyah beyazdı.
Kızlar halı dokurdu. Halıyı görmek için gelen komşuya kaz pişerdi.
Şehire gidilirken komşunun yeni elbisesi istenir giyilirdi.
Traş makinası yoktu .Berberler sadece makasla traş ederlerdi, arko krem sürerdik saçlara.
Topraktan evimiz daracıktı, ama çoook sıcacıktı. Çocuk kafa ANALİZ / Suat İncedere”

Suat İncedere, Anadolu’daki bir köy çocuğunun hayallerini kaleme almış…

“PAMUKKALE VE LAODİKYA’NIN GELİRİ DENİZLİ’DE KALMALIDIR” ÇAĞRIMIZIN 1663’ÜNCÜ GÜNÜDÜR…

Pamukkale ve Laodikya Antik Kenti’nin gelirleri, Denizli’ye kalmıyor... Hierapolis, (Kutsal Şehir) binlerce yıldır, insanlara şifa dağıtıyor… Pamukkale ve Laodikya son yıllarda, Denizlililerin ilgi odağında değil… Artık, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uygulamalarıyla Denizlililerin “Laodikya ve Pamukkale Sevgi Ateşi” söndü… Geçmişte, Denizlililer gelen konuklarını Pamukkale ve Loadikya’da ağırlar ve fotoğraf çektirerek anılarını ölümsüzleştirirdi… Şimdiler de ise; böyle anılar ölümsüzleşmiyor… “Pamukkale ve Laodikya’nın Geliri Denizli’de Kalmalıdır” çağrımıza Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, yanıt verene kadar devam edeceğiz…

Pazartesi’nin Sözü:

“Bilen kişiyle dost ol, çünkü seni aydınlatır. Bilgisiz kişiyle dost ol, çünkü sen onu aydınlatırsın. Bilmediğini bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de aptallaştırır.”

Konfüçyüs

YORUM EKLE