İLKBAHAR GİDİYOR İŞTE

Mart-Nisan-Mayıs, Egenin bu güzel üç ayları tükenmek üzere şimdi. 2005 yılının Martında emekli olduktan sonra hep Nisan başlarında, bazen de Mart sonlarında yazlık mekanıma göç ederim. Yani Denizli merkezden Çanakkale'nin Behram'ına... İç Ege'den Kuzey Ege'ye... Egenin bir sınırından diğer sınırına...

Denizli, egeli olmayı sever. Oysa il olarak Denizli Ege Bölgesinin bir sınır ilidir. Bazı ilçeleri Ege iklimini ve coğrafyasını yaşarken, bazıları İçanadolu, birazı da Akdeniz Bölgesinin özelliklerini taşır.

Çanakkale de Egenin bir diğer sınır ili; Ege kıyıları elbette Ege Bölgesi olacak ama Boğaz ve Marmara kıyıları ile birlikte iç kısımlar düpedüz Marmara Bölgesidir.

Şahsen kendimi biraz Denizli'li, biraz da Çanakkale'li ama tamı tamına Egeli sayarım. Doğup büyüdüğüm yer Çanakkale olmakla birlikte en uzun oturduğumuz kent de Denizli oldu gerçekten.

Hiç şikayetim yok, tam tersi, iki mekanımı da çok seviyorum. İki tarafta da çok sevdiğim insanlar var.

Ama "Ege" denen coğrafya yok mu, işte o coğrafya dünya güzeli bir doğa. "Doğa" ne demek, doğa harikası bir yer. Sahili desen, Anadolu'nun batıya akan tüm akarsularının yığın yığın getirdiği vatan toprağıyla işlediği dantel koylar; o koylarda yaşayan dünya lezzeti balıklar... Levrek, çipura, mercan, snavrit, kopez, karagöz vs. vs.

Balık mevcudu Karadeniz'le boy ölçüşemese de çeşitlilik ve lezzet olarak bizden iyisi az bulunur. Karadenizin balıkları zaten bize uğramadan, bizim sokaktan geçmeden hiç bir yere varamaz.

Batılıların "Akdeniz Mutfağı" dedikleri sebze ağırlıklı yemekler zaten bizde. Zeytinyağımız, hele Edremit Körfezi çevresinde üretiliyorsa tescilli olarak dünyada rakipsiz bir numara. Sebze yemeklerine o nefaseti veren de zaten o altın renkli zeytinyağı değil mi?

Ramazana denk geldi, kısa geçeceğim, adının "meze" olduğunu da es geçeceğim soğuk yemeklerimizi sadece bu kadar bile ifade ederken ağzımız sulanır. Ege adalılarının bir armağanı olan envayi çeşit otlarımızın menüleri, festivalleri bizde bilinir ve bizde değerlidir. Benzer otları Trabzon'da da topladım ve pişirdim.

Ama olmadı da olmadı.

Egenin tuzu mu, yoksa poyrazı mı o tadı veriyor, bilemem. Zaten otların tadı tarladan tarlaya ayırır. Kadırga'nın tramanası ile Çayiçinin ki bir olur mu canım!

Çarşır mı desem, tramana mı, yoksa arapsaçı mı? Herkes anlasın diye dereotuna benzeyen o nefasete "rezene" de desek olur. Benzer başka otlar da var, derim ki: Taklitlerinden sakınınız!

Bu otların en lezzetli oldukları mevsim kışındır. Henüz çiçeğe durmamış olmalılar. Ankaralı veya Afyonlu kışın doğada hangi otu bulsun ki? Kış aylarında oralarda doğa daha kış uykusundadır.

Sabahın yedisinde bahçeme girdiğimde karatavuklar, alakargalar, serçeler, baştankaralar, toygarlar ve çeşitli sinekkapanlar karşılar beni cıvıltılarıyla. Kendilerini görmesem de bilirim hangisi olduğunu. Martılar da artık buralarda karakuşu odular. İbibiklerin ve sarıasmaların uzaklarda da olsa uçuşlarından anlaşılır onlar olduğu. Sesleri pek çıkmaz genelde. Öttüklerinde de bilinir hangisinin olduğu.

Kekliklerimiz yok artık buralarda. Oysa onlar çocukluğumda bizi heyecanlandıran ötüşleriyle erken saatlerde ilk ötenlerdi. Bülbüller akşam öter, keklikler de erkenden. Küçük kuş bülbüle kimse silah atmaz ama kekliklerimize ise kendini avcı sanan herkes pusu kurar ve öldürme yarışına girer. Yasa mı, koruma mı, devlet mi? Hepsi var da, kırsalda bunlar nedense pek işletilemiyor. Çevre, doğa, yaban hayvanları, hayvan hakları... Önceliklerimiz arasında sayılmıyor. Batının değerleri bize -bu hususlarda- biraz yabancı.

İlkbaharın günleri azalıyor. Yakında sıcaklar bastıracak. Ağaçların altında kuş yumurtalarının kabukları çoğalmaya başladı. Kırlardaki otlar da zaten epey sarardı. 26 Mayısta Ayvacık Panayırı kapılarını açtı bile.

Hayret, 40'lı yılların panayır heyecanı azalsa da hala var. Kazdağı taraflarından gelen Türkmen hanımların ve Kırankolundan gelen Yörük bayanların allı-pembeli kıyafetleri iyi ki hala yaşatılıyor. Bu panayıra renk katan o hanımların yokluğunu düşünmek bile istemem. Zaman değirmeni mutlaka o güzellikleri de öğütüp yok edecektir. Bir elli sene sonra o folklorik zenginliğimiz de tarih olacaktır. Okunmayan ve okutulmayan insan tarihi kitabımız zaten yok. Yörük beylerin giydikleri ev dokuması kara şalvar ve kırmızı kuşaklar çoktan unutuldu bile.

YORUM EKLE

banner187

banner186