İNSANLAR - COĞRAFYA - KÜLTÜR

Sene 1990 ve sonbahar günlerini yaşamaktayız. Hava bize göre sankki kış başlangıcı. Kapalı ve bir o kadar da kasvetli bir gün yaşamaktayız. Yağmur ise bir yağayım diyor bir vazgeçiyor. Geniş yapraklı ağaçlar henüz çırılçıplak değil ama soyunmalarına da pek fazla zaman da kalmamış.

Güney Almanya'da Bavyera Eyaletindeyiz. Hafta sonunda bir meslektaşım ve eşiyle onun tercihi bir gezi yapıyoruz. Yolumuz küçük ama onun iyi bildiği bir köye uzanıyor. Sanatkarların zaman zaman sergi açtıkları bir yer orası.

Yörede tanınan bir akademisyen heykeltraşın sergisi var o gün orada. Ziyaretçi sayısı çok değil. Sanatçıyla uzunca bir sohbet imkanı doğuyor. Heykelleri taşa oyulmuş ve sayı olarak da çok değil. Resim sergilerinden alışığızdır, sergi salonu duvarları tablolarla doludur. Heykeltraşlarda öyle olmuyor. On adet eserin sergilenmesi bile büyük boyut sayılıyor. İzlediğimiz heykeller kaç adet idi unuttum. Unutamadığım ise o sanatçının heykeltraşlık tarzı, yani onun stili.

Figürleri hep bir sper arkasından bizi gizlice gözetliyorlardı. Yüzünün yarısı duvarın üstüne çıkmış, burnu ve gözleri görünüyor ve bazıları parmaklarının ucuyla sanki arkasına saklandığı duvara asılarak tutunmaktaydılar. Görünen sadece o kadardı, yani bir alın, iki göz, bir burun ve ayrıca ellerin parmakları... Ama insan sanki o saklanan bütün bünyeyi görüyor gibiydi.

Çok etkilenmiştim. Taş oyması çalışması çok mükemmeldi sanatçının. Gerçek bir usta işiydi hepsi de.

Öyle ücra bir yerde böyle büyük sanat eserleri olarak gördüklerimin sergilenmesi beni çok düşündürdü.

***

Yaklaşık aynı yıllarda Assos denilen Behram'da bir Fransızın pantomim gösterisini izledim. Bir Türk sanatsever sanatçının organizasyonuydu. Dış bağlantıları güçlü olan (rahmetli) bir tiyatro sanatçımız bizim köyde avrupai sanat etkinliği yaratmak için çok emek sarf etti.

Pantomim Fransız çok meşhur biri değildi ama sanatı köyümüze çok yabancıydı. Televizyonda dahi bir pantomim seyredenin olduğunu hiç zannetmiyorum burada.

Taş döşemeli bir sokakta verdiği gayretin karşılığı elbette yoktu bizim buralarda. Fransızın sessiz hareketleri elbette birşeyler ifade ediyordu ama ne?

Fransız pantomim bir kere bizim gibi düşünmüyordu. Fransız gibi düşünmesi bize bir bağlantı kurdurmuyordu.

Bir büyüğümüzün bir zamanlar dediği gibi o hareketler bize "fransızdı", yabancıydı.

Bu coğradyada sanat başkaydı. Sanal sanatı anlamıyor, somutunu ve fazla derinlere gitmeyenini bekliyorduk. O sanatçıya acıyanla da çoktu seyredenler arasında.

***

Behram'ın Kadırga Burnundaki çalıları düşünüyorum. Orası çok rüzgar alır. Özellikle poyrazı o burnun normal yetişen ağaç bırakmamıştır. Makiler ayakta duramamış yatay büyümüşlerdir. Yassı çalılıklar vardı o burunda. "Vardı" diyorum, zira şimdi orası bir turistik tesise dönüştü. O yassı makiler hala hayatta mı bilemiyorum. Hırçın ve vahşi bir güzellikti orası.

Doğa olarak zor bir coğrafyanın örneğidir benim için Kadırga Burnu. Böyle çetin yerler başka coğrafyalarda da vardır mutlaka ama bizimki başkaydı.

Böyle yerlerde çetin doğa şartları hakimiyet kurmuşlardır. Başkalarının "normal"i o coğrafyaya giremez. Bavyera'nın sakin yani rüzgarı kıt yöreleri Çanakkale-Çeşme hattında yoktur.

Uzak bir coğrafyanın koşullarını diğerinde aramak da doğru değildir. Orası öyle, burası da böyle... İnsanları da işte böyle vesselam...

Denizli'deki Taş Heykel Kolonisi'ni düşünüyorum. Çok yabancıydı, çok zordu ama çok yol aldı. Denizli coğrafyasına hiç yabancı değil bu sanat ama...

YORUM EKLE