İNSANLAR KOLLEKTİFTİR

Lise son sınıfta fen grubu olarak almamız gereken bir Sosyoloji dersimiz vardı. 1957-58 senesi liselilerine çok yabancı bir dersti bu sosyoloji. Kitapta okuduğumuz metinleri anlamıyorduk. Öğrenebileceğimiz bir ders gibi değildi. Öğretmenin ne demek istediğini de pek anlamıyorduk; dersin konularını bize açamıyordu ve sanki kendisi de tam idrak etmemişti ve "ezberden" konuşuyordu. Sanki bize bilmediğimiz bir dilde hitap ediyordu dersi anlatırken.

Ders çalışmalarımız anlama yerine ezberleme tarzında oluyordu. İşte o ezberlerden şimdi 61 sene sonra hala aklımda kalan tek cümle şuydu: "İnsanlar kollektiftir."

Bu ifadenin ne demek istediğini o zaman anlamamıştım ama şimdi çok iyi anlıyorum. İnsanlar yaradılışı gereği gerçekten toplu olarak yaşamak zorundadır; yoldaşsız yaşayamıyorlar. O yoldaş bir veya bir grup "insan" olamıyorsa başka bir canlı da yoldaş olarak seçilebilir. "Yoldaş" özelliğini en başarılı yürüten ev hayvanımız da açık ara köpektir.

"Farklı" olma peşinde olanlar köpeğin yerine başka bir hayvan, örneğin kaplumbağa veya bir çıta (gepar) veya bir şempanze seçebilirler. Fakat hiç biri o yoldaş görevini bir köpek kadar beceremez.

Yoldaş arayışlarında bir hayvanın veya bitkinin beraberliğine sığınmak galiba gelinen son durak... Anne-babalar, kardeşler, hısım-akrabalar, eşler, çocuklar ve arkadaşlar, bilhassa çocukluk arkadaşları insanların bu kollektif tabiatında onun birer sıcak yuvası oluyor.

Seneler geçtikçe bu kollektif unsurlar birer birer azalıyor. Eşimin 97 yaşında vefat eden yengesinin yakınmasını hatırlıyorum: "Hiç bir arkadaşım kalmadı; artık yaşamak istemiyorum."

Anne-babaların bu dünyaya veda edişi zaten seneler öncesinden olmuş. Çocukluk arkadaşları da birer birer öyle veya böyle yok oluyorlar. Bazıları uzaklara göç ediyor veya sen onlardan uzaklaşıyorsun. Çucuklar ise kendileri anne-baba ve tecrübeli olgun insanlar olmuşlar. Anne-babalarını hala sevseler de saygıları azalmış ve onlara hükmetme isteğine kapılmışlar... Çocukluklarındaki hırçınlıklar artık anne-babaları yaralamakta ve üzmektedir. Bu üzüntülere bir de kendi çocuklarına muhtaç olma korkusu karışınca onlardan uzaklaşma süreci kendini gösteriyor.

***

Ülkemiz tarih boyunca sadece insanların göç yolu olmamış, aynı zamanda göçen kuşların da hep uğrak yeri olmuştur. Leylekler bizde büyüttükleri yavrularıyla ta Afrika ortalarına, hatta güneyine kadar mevsim değiştirirler. Kırlangıçlarımız da leylekler gibi göçmenlerimizin birer simgesi olarak çalar saat timsali zaman ayarlarımız gibidir. Bangır bangır zamanın geldiğini haber verirler.

Bıldırcınların baharın ilk aylarında kuzey yarıküreye geçişlerini pek fark etmeyiz ama sonbaharda herhangi bir şekilde Afrika yolcuları olarak onlardan haberdar oluyorum.

Kış aylarında ılıman bölge oluşumuza güvenip yaşam mücadelesi uğruna bize sığınıp hayatını kaybedenler çoğalınca onları da pek göremez olduk: Toylar, yaban kazları, yaban ördekleri, çulluklar, bekasinler, kız kuşları, tahtalılar, gökçeliler...

Yaz aylarında gelen ibibikler, sarıasmalar ve diğer güzel kuşlar da seyreldi ama -çok şükür- hala varlar. Arıcı kuşlarını Ağustos sonuna doğru daha çok duyar oldum.

"Bir sürü leylek gördüm" diyor bir genç İstanbullu heyecanla. "İşte onların bir kısmının yolu Assos'tan geçer Ağustos sonlarında Afrika'ya giderken" diye anlatıyorum.

Karaleylekler galiba daha önceden gittiler. Kırlangıçları da göremiyorum artık, gitmiş olmalılar.

Neden acaba göçmenlerimizin gidişi beni hep hüzünle doldurur, bilemiyorum. Oysa onlarla hiç te içli-dışlı değildim.

Anlaşılan onlar benim bir nevi kader ortaklarım gibiler. Mart sonlarında Denizli'den Çanakkale'nin Assos yöresine göçüyor, sonra zeytin hasatından sonra Kasım sonlarında tekrar Denizli'ye göç edişim beni de "göçmen" yapıyor galiba.

Günlerim Tuzla Çayı kıyısındaki bahçemde geçtiği için karatavukların sadece benim üzümleri, incirleri, armutları yemediğini böcek ve hatta solucanları tercih ettiklerini; alakargaların benim -ham da olsa- meyvelerin peşinde olmadığını severek meşe pelitlerini yuttuklarını görüyorum. Eşekarılarının bal arılarımın peşinde olduğunu ve arıcı kuşlarıyla kovanlarımı boşalttıklarını da çaresiz seyrediyorum.

Doğada ve doğayla günlerin geçmesi yaşamı kolaylaştırıyor ve hatta güzelleştiriyor. Ama yalnızlığı yenmek için insanlarla olmak gerekiyor. İnsansız da insan mutlaka yaşayabilir ama çok uzun süre değil.

Sosyologlar biliyor bu işi: İnsanlar kollektiftir.

YORUM EKLE

banner187

banner186