İSTANBUL VE SEÇİMİ

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının tekrarlanacak seçimine bir hafta kala seçilme şansı olan iki aday canlı yayında tartıştılar. Bu canlı yayının olup olmayacağı ve olduğunda da tarihi ve koşulları kararlaştırıldıktan sonra aldı milleti bir heyecan... Çok önemli bir demokrasi olayı gibi de sürekli lanse edildi. Oysa bu tür yayınlar demokratik Batı ülkelerinde çok olağan bir şey. Bizde ise -ne diyeyim- tarihe geçecek büyük bir hareket, büyük bir yenilik sanki.

Ne idelim, bizim demokrasimiz işte böyle bir şey.

Bir büyüğümüz yakın bir geçmişte zaten açıkça ifade etti: "Demokrasi, emele ulaşmada sadece bir araçtır". Veya bu manada bir itiraf idi söylediği (ve de düşündüğü). Şansa bak!

Avrupa ve ABD devletleriyle aynı sahnede oynamayı deneyen Türkiye'nin zaman zaman sıkıntılı anlar yaşıyor olması çok doğal sayılmalı. Harmandalı havasıyla tango oynamak elbette zor oluyor.

Televizyondaki tartışmayı ben de izledim. Farklı bir beklentim de yoktu. Adayların ne ve nasıl konuşacaklarında sürpriz olmadı. Daha önceleri çok kez söylediklerine yeni bir şey katamadılar. İkisinin de görüşlerini neredeyse ezberlemiştik zaten.

Dinleyenlerin ve basının değerlendirmelerinde de sürpriz yoktu. Daha önceden kesinleşen kararalar ve kanaatler aynen yerlerini korudu. Gazeteler de beğendikleri adayın sözlerini duydular ve karşı tarafındakinde neyi daha etkin eleştirebileceklerini aradılar.

Bizim demokrasi anlayışımız bazen Batınınkinden çok farklı. Sadece politikacılarımızda mı? Esasen bu anti demokratik anlayış toplumun hemen hemen her kesiminde başka değil. Bizim düşüncemizde olanlarla tartışmak tercihimiz oluyor hep. Karşı görüşlere tahammül zor geliyor.

Winston Churchill'e ithaf edilen bir fıkra bu anlayışımıza çok uygun düşmekte. Churchill'in vücut yapısı çok kişinin malumudur: Tombul ve ağzından pürosunu düşürmeyen birisi... Sporla ve sportmenlikle hiç alakası olmayan bir tip. Churchill kendisi gazetecilerin önünde iddia ediyor ki, dün yapılan bir koşuda birinci olmuş.

Dinleyenlerde bir hayret çığlığı cümbüşü başlıyor ki görmeyin. İnanan kimsenin olmadığını o da görüyor. Tamamlayıcı bilgi olarak şunu söylüyor: "Yalnız koştum!"

Yarışlar bize göre değil yani. Mecbur kalmadıkça yarışa girmekten hoşlanmayız. O durumda "yetersizliklerimiz" ortaya çıkar. Yetersizlikleri kabiliyetlerinden fazla olanlar yarışı neden sevsin ki?

1980 öncesiydi. Bazı üniversitelerimiz kurtarılmış bölgelerdi. Bazılarında ise her iki görüşteki öğrenciler -zor da olsa- yaşayabilmekteydi. Lakin KTÜ gibi bu kategorideki üniversitelerde öğrenci çatışmaları günlük olaylardandı. Yaralananlar zaten oluyordu da bazı günler ölenler de olurdu.

Üniversite binaları bir yamaçta olduğundan bizim Makine Mühendisliği binası örneğin Jeodezi Bölümünün binasından yüksekteydi. Yanyana iki pencereden aynı öğrenci çatışmasını seyretmekteydik. Makine Bölümü binasından Jeodezi önündeki olaylar çok açık görünmekteydi. Sağ ve sol görüşlü öğrenciler birbirlerini taşlar ve sopalarla vurmaya çalışıyorlardı. Jeodezi bölümünü karargah tutmuş sağ görüşlüler binanın içini de kullanabilmekteydiler. O tarihlerde çok fazla olmayan hocalara ait otomobiller de binanın önünde park etmiş durumdaydılar.

Çatışmada arabalar ve binanın camları büyük hasar gördü. Ölen ve kayda değer yaralı olmadığını hatırlıyorum.

Benim için de bir ders niteliği olan ise yan yana iki pencereden aynı olayı ertesi gün iki guruptan insanların nasıl değerlendirdiği oldu. Beraberce seyrettiğimiz aynı olayı bir arkadaşımızın değerlendirmesi ve anlatması bugün bile aklımdan çıkmaz. Kendisi belli bir tarafın insanı olan arkadaşımız sanki başka bir çatışma görmüş ve bambaşka bir heyecan yaşamıştı.

İnsanlar bazen görmek ve duymak istediklerini görüyor ve duyuyor. Gerçek, onlar için o. İstanbul adaylarının tartışmasından sonraki gün gazeteleri okurken 45 sene önce Trabzon'da yaşadığım o KTÜ olayı aklıma geldi. Gazetecilerimiz de tartışmada görmek istediklerini görmüş ve ona göre yorum yapmışlardı.

Sadece gazetecilerimiz mi? Seçmenlerde de herhangi bir kanaat değikliği olduğunu hiç sanmıyorum.

Bir Azeri arkadaşımın dediği çok önemli: "Sandığa atılan oylar hiç önemli değil, sandıktan çıkanlar önemlidir."

Bize de ancak "Haydi hayırlısı!" demek kalıyor.

YORUM EKLE

banner187

banner186